CNT'den

Cevap İstiflemek

Posted in: CNT'den by Güven Borça on 29 Nisan 2010 | No Comments

Geçen akşam bir İngiliz televizyoncu, aramızda oturan Tahir hoca ile bir şeyler konuşuyordu. Masa kalabalıktı, benim ilgim başka yerlere yönelikti. Meselenin İslam dünyasına dair bir şey olduğunu, hoca bana gönderme yapınca fark ettim. Tam o sırada İngiliz televizyoncu, işitmediğim sorusuyla ilişkili olarak ‘Aptalca bir soru olabilir’ diye tereddüt belirtince, Tahir hoca, ‘Hiçbir soru aptalca değildir’ dedi ve muzipçe ekledi: ‘Ama cevap aptalca olabilir.’

İngiliz televizyoncu İslam’ın Batı’dan bakınca görünen yüzünden başka bir yüzü daha olabileceği gibi açıklamalar yapmaya başlayınca, kendi görüşümü Tahir hocanın pasıyla özetlemeye çalıştım. Yeryüzünde bazı insanlar, sorularla birlikte yaşamaya çalışırlar. Ama İslam, onu bir cevaplar istifi olarak algılayanlardan soruluyor hanidir. Daha doğrusu, İslam’ı bir cevaplar istifi olarak görenler, kendilerini İslam’ın sahibi veya -en azından- muhafızı olarak da görüyorlar. İngiliz televizyoncuya, mesela Hıristiyanlığın da, yüzlerce yıldır, onu bir cevaplar silsilesi olarak görenlerin elinde rehin olduğunu iddia ettim. Hatta bilimin de… İş bu noktaya gelince İngiliz biraz meraklandı.

***
Olmaması gerektiği kadar çok cevabımız var ama olması gerektiği kadar sorumuz yok. Bu tespiti genç yaşımda kendim yaptım zannetmiştim. Yıllar sonra Tutunamayanlar’ı bir defa daha okuduğumda fark ettim ki, meğer Oğuz Atay’dan apartmışım.
Uzun yıllar, Türkiye’nin esas probleminin soru sormadan cevap istiflemek olduğunu düşündüm. Bir süredir, bu halin Türkiye’ye has bir şey olmadığını, bütün dünyada, insanlığın bütün tarihi boyunca, genel halin bu olduğunu düşünüyorum. İnsanoğlunun hep sorularının sayısı ile kıyaslanmayacak kadar çok cevabı oldu.
Sahici bilim adamları bilimin cevaplardan müteşekkil olmadığını, esasının sorulardan ibaret olduğunu biliyorlar. Ama bir vakittir, cevaplara tiryaki olanlar bilimi de ele geçirdiler. Bugünlerde okuyor olduğum, The Trouble of Physics’inde Smolin, bu terimlerle olmasa da, fiziğin nasıl istila altında olduğunu anlatıyor. Alt başlığındaki tabirle söyleyecek olursak, kitap, sicim teorisinin yükselişinin bir bilimin çöküşüne nasıl yol açtığını hikaye ediyor.
***
Yaşadığım onca yılda öğrendiğim bir şey varsa, o da, soru sormanın tekin olmadığıdır. Yine de, bugüne kadar hiç kimsenin mevkiini, servetini, gücünü, imkanını kıskanmadımsa da, akıl edemediğim soruları akıl edenlerin sorularını kıskandım. Mesela her bir iğde yaprağı bir diğerinden farklı olduğu halde, biz herhangi bir iğde yaprağının iğde yaprağı olduğunu nasıl biliriz sorusunu da çok kıskanmıştım. Her bir iğde yaprağı, bir diğerinden neden farklıdır peki? Elektronlar neden iğde yaprağı gibi değildir, neden hepsi bir diğerinin aynıdır?

Yukarıdaki sorular benim değil, başkalarından öğrendim. Onlardan yola çıkıp kendi sorularımı sordum ama. İnsanların elektronlara benzemediği, iğde yapraklarına benzediği aşikar. İyi olan hal bu mudur, yoksa bütün insanlar birbirinin aynı olsaydı daha mı iyi olacaktı? Üniforma giydirip insanları mekteplerde, fabrikalarda birbirine benzetmeye gayret etmek hoş bir şey midir? Değilse, yaşadığımız çağdaş sıkıntıların ne kadarı bu gayretten kaynaklanıyor olabilir? Camiler mektep gibi, fabrika gibi yerler mi olmalı, yoksa mektepler mi değişmeli?

Dört Yanımız Düşman

Posted in: CNT'den by Güven Borça on | No Comments

Size bir düşünce deneyi teklif ediyorum.
Yoğun temponuzun içinde okuyup geçecek olursanız, söylemek istediklerimi size sahiden söylemiş olabilir miyim şüpheliyim. Ama şöyle gözlerinizi kapayıp arkanıza yaslanırsanız, zannediyorum ki, bu deneyden, benim aklıma gelenlerden çok daha fazla neticeler çıkarmanız da mümkün olacak.
Düşünün ki, Fransız Olympic Lyon takımının orta sahasının solunda oynayan Arman Kazancıyan, şu anda, bu hafta yapacağı Şampiyonlar Ligi maçı için idmanlar yapıyor. Şu bizim Arman. Hani Fenerbahçe’nin altyapısından yetişmiş ve geçen sezon başında Lyon’a tam 8 milyon Avro’ya transfer olduğunda yer yerinden oynamış olan Arman.
Arman’ın Fenerbahçe altyapısına nasıl geldiğini de hatırlamıyor olabilirsiniz. Yıllar önce yine Fenerbahçe’nin altyapısından yetişmiş, sonra Fenerbahçe ile birlikte bir Şampiyonlar Ligi maçında oynamış ilk Ermeni sporcu olan Agvan keşfetmişti Arman’ı ve Fenerbahçe’ye tavsiye etmişti. Ermenistan Sovyetler Birliği’nden ayrılıp ayrı bir Ermenistan milli takımı kurulduğunda, Agvan o takımın ilk santraforuydu. Ermenistan’da bir idoldür yani kendisi. Bir dönem Fenerbahçe’de yardımcı antrenörlük yaptıktan sonra Ermenistan’a döndü. Şimdi Ermenistan Milli Takımını çalıştırıyor.
Futbolu takip etmeyenler aldanabilir. Futbolu takip edenler biliyor ki Arman diye bir futbolcu da yok, Agvan diye de… Şüphesiz bu senaryoyu gerçekleştirebilecek Armanlar, Agvanlar şu anda Ermenistan’da yaşıyorlar. Akranları ile birlikte, kendi istikballerine dair hiçbir şey yapamadan, Erivan’ın kenar mahallelerinin kahvehanelerinde tavla oynuyorlardır galip ihtimal. Bir bölümü son yıllarda İstanbul’a geldi. Muhtemelen getir götür işleriyle iştigal etmekteler.
Şu anda Türkiye liglerinde kırka yakın Ermeni, yirmiden fazla Arnavut, yirmi kadar Makedon, bir o kadar Azeri, Suriyeli, Gürcü, Moldov top oynuyor olduğunu hayal edin. Amerikalılar Irak’a, İsrail Lübnan’a girdiğinde, Türk kulüplerinin bu ülkelerdeki genç yıldız adaylarını birer birer toplayıp getirmeleri yüzünden Iraklı ve Lübnanlı futbolcu sayısında son yıllarda ciddi bir artış meydana gelmiş olabilirdi. Daha önce Şampiyonlar Liginde ilk defa oynama fırsatını bulmuş olan ilk Azeri, ilk Suriyeli, ilk Lübnanlı, ilk Arnavut da hep Fenerbahçe, Galatasaray veya Beşiktaş formalarıyla bu başarıyı sergilemiş olabilirlerdi. Daha iyisi, Gençlerbirliği, Gaziantepspor, Altay gibi takımları Şampiyonlar ligine taşımış olmaları olurdu şüphesiz. Lübnanlı Patrick Salame Galatasaray formasıyla Şampiyonlar Liginde çeyrek final oynasaydı, tahmin etmek zor değil, bütün Lübnan sokakları boşalırdı. Bütün Lübnanlılar televizyonların başında, Galatasaray’ı gönülden desteklerdi. Sezon sonunda Patrick Galatasaray’dan Manchester United’a 9 milyon pounda transfer olduğunda, Lübnanlılar ile Galatasaray arasındaki duygusal bağ da bir anda kesilmezdi elbette.
Teferruatına girmek istemiyorum. Hayal etmenizi talep ettiğim şeyi tarif edebildim zannediyorum. Futbolun fazla abartıldığını düşünenlere de meseleyi sadece futbolla sınırlı tutmamalarını tavsiye ediyorum. Basketboldan atletizme bütün branşlarda yüzlerce sporcunun Türkiye üzerinden Avrupa’ya gittiğini hayal edebiliriz. Dahası, şu anda Paris’te mankenlik yapan Ermeni güzelinin de İzmir’de yetiştiğini, kendi ülkesinde ressamlık yapamayan Suriyeli Necad’ın İstanbul’da yaşadığını, günümüzün en büyük Arnavut bilim adamı antropolog Shaban (Şaban) Krasnik’in Ankara Üniversitesi’nde ders verdiğini, Azerilerin yeni nesildeki en parlak hikayecilerinden Nusrat Veliev’in Bursa’da bir evi olduğunu ve kışı orada geçirdiğini filan da hayal edebiliriz. (Söylemek gerekmeyebilir, ama belirteyim: Bu isimler hep uydurma. Hiçbiri olabileceği şeyi olamadılar ve şimdilerde alakasız işlerle hayatlarını kazanmaya çalışıyorlar.)
Eğer böyle bir Türkiye’de yaşıyor olsaydık, belki bugün bir Nobel`imiz olmayacaktı, ama bugün yaşadığımız sıkıntıların çok büyük bir bölümü de mevcut olmayacaktı. ABD’de, Fransa’da, Ermeni diasporasında birileri, şüphesiz yine de Ermeni soykırımını dünyaya kabul ettirebilmek için muazzam bir çaba harcıyor olacaktı. Olympic Lyon’un taraftarlarının büyük bölümü, hiç şüphe yok ki, Arman’ın Türkiye’den gelmiş olduğunu, üstelik de bir Ermeni olduğunu biliyor olacaktı. Bazı Ermenilerin propagandası, bazı Lyon taraftarlarının “bu Türkler Ermenilere sahiden zulmetmişler ki Arman Türkiye’den Fransa’ya gelmeyi tercih etti” gibi denklemler kurmalarına yardımcı da olacaktı. Ama Arman, hani Türkiye’de 12 yıl geçirmiş olan Arman, hani jübilesini yaptıktan sonra da Türkiye’de çalışma ihtimali olan Arman, hani Moda’da bir evi olan Arman, hani yeğenlerinden birinin Altay’a transferi için aracılık yapıyor olan Arman, hiç şüphesiz, mikrofonlar kendisine uzatıldığında çok daha serinkanlı laflar edecekti. Bir defa, diasporada değil ama Ermenistan’da yaşayan ve hayal ettiği istikbali kurabilmek için kendisini Türkiye köprüsüne muhtaç hisseden yüz binlerce genç Ermeni, hani Arman’ın posterlerini duvarlarına yapıştıran, Arman Ermenistan’a her gittiğinde imzasını almak için birbirini ezen o gençler, Arman’ın Türkiye’yi incitecek şeyler söylemesini hiç mi hiç istemeyecekti.
Eğer böyle bir Türkiye’de yaşıyor olsaydık, demek ki, elbette Ermeni iddiaları buharlaşıp uçmayacaktı. Belki Fransız Parlamentosuna ulaşan yolu da bulacaktı. Hatta Arman da belki —kameralar önünde dikkatli laflar etse de— bahse konu olan propaganda için gizlice maddi destek sağlayacak, kazandığı milyonlarca Avro’nun küçük bir bölümünü bu amaçla harcayacaktı. Üstelik, cephenin bu yanında da işler süt liman olmayacaktı. Şimdi, yani böyle bir Türkiye’den çok uzak olduğumuz ve bu uzaklığın faturasını da ağır bir biçimde ödüyor olduğumuz bugünlerde, böyle bir hayali gündeme taşıyan beni vatan haini olarak etiketleyen, “ne Arabın yüzü, ne Şam’ın şekeri” hissiyatıyla “Ermeni futbolcular Türkiye’de oynamasın, gerekirse Fransa’nın saçmalıklarına göğüs gereriz” diye düşünenler olduğu gibi, eğer bu hayal gerçek olsaydı da Türkiye’nin birçok insanı Ermeni, Suriyeli, Arnavut futbolcuların Türk gençlerinin haklarını ve yerlerini gasp ettiğini öne sürecek, ciddi bir direnç sergileyecekti.
Eğer böyle bir Türkiye’de yaşıyor olsaydık, demek ki, her şey pürüzsüz olmayacaktı. Üstelik meselemin sadece futbol olmadığı gibi sadece Ermeni iddiaları da olmadığını aklımızda tutacak olursak, geniş —ve şu anda yeryüzündeki silah stokunun büyük bir bölümüne ev sahipliği yapıyor olan— bir coğrafyada Türkiye’nin böyle bir rol oynamasını içlerine sindiremeyenlerin ne tür tezgahlar çevirebileceklerini de hayal edebiliriz. Demek ki pürüzsüz —ve pürüzsüz olduğuna göre, demek ki imkansız ve dolayısıyla manasız— bir dünya hayalini empoze ediyor filan değilim. Bütün derdim, neden dile getirmeye çalıştığım türden bir Türkiye’de değil de, şimdiki gibi bir Türkiye’de yaşıyor olduğumuz üzerinde kafa yormak.
Neden Türkiye’de Ermeni, Arnavut, Lübnanlı futbolcular, genç futbol yıldız adayları boy gösteremedi? Bulgar, Romen, Boşnak yıldız adaylarının Türkiye’ye neden gelmemiş olduğunu anlamak zor değil. Onlar daha makbul bir futbol düzenine sahip idiler. Gerçi, özellikle son 20 yılın büyük bölümünde Türkiye’nin futbol pastası, hatta Ukrayna ve Rusya dahil, belki Yunanistan hariç bütün civar ülkelerin futbol pastasından daha gösterişli oldu. Ve bu dönemde mesela Baliç gibi yıldız adayları Türkiye üzerinden Real Madrid’e gidebildiler. Afrika’nın ücralarından birkaç futbolcu da İtalya, İspanya ve İngiltere’nin büyük kulüplerine giden yolu Türkiye üzerinden açtılar. Beşiktaş bir Norveçliyi bile Manchester United’a kazandırdı. Gürcü Şota Ajax’a gitmeden önce Trabzonspor’da pişti. Ama benim sorduğum soru yerinde duruyor. Çevre ülkelerin genç yıldız adayları için neden uygun bir kuluçka ortamı sağlayamadık?
Bugün futbol bir endüstri. Dolayısıyla da endüstri olmanın şartları hakim denebilir. Yani Ermenistan’ın genç yıldız adaylarını keşfedecek ve ona uygun altyapı eğitimini verecek bir düzenin önce Ermenistan’da kurulmuş olması gerekir diye düşünülebilir. Ama Burkina-Faso’dan, Trinidad-Tobago’dan, tek tük de olsa dünya yıldızı çıkıyor olduğu bir ortamda, bu akıl yürütme çok da geçerli görünmüyor bana. Kaldı ki futbolun bu kadar endüstrileşmediği, daha nahif üretim ilişkilerinin hakim olduğu dönemlerde bu işleri yapıyor olmalıydık. Sonra zaten çok geç kalmıştık. Dolayısıyla soru, mesela 1950’lerde, 60’larda bu işleri neden yapamadığımız.
Türkiye’nin sosyal dokusunun ırkçı olduğu, civar ülkelerin insanları için uygun bir iklim sağlamadığı iddia edilebilir. Ama kocaman bir yalan olur. Lefter Türkiye’nin en büyük idollerinden biriydi. Niko Kovi, milliyetçiliğin tavan yaptığı, sokakların kan gölüne döndüğü dönemlerde Türkiye’nin büyük kulüplerinden birinde yıllarca futbol oynamasının yanısıra milli takımın defansında da görev yaptı ve bir tek sızıntı bile çıkmadı. Evet, Lefter de, Niko da Türk vatandaşı idiler. Ama yığınların kafa kağıdında yazan ibareyi çok önemsediklerini hiç zannetmiyorum. Niko’nun Beşiktaş’ta oynadığı yıllarda, eğer Fenerbahçe’de Ermenistanlı bir Ermeni futbolcu oynasaydı da çok şey değişmeyecekti.
Kaldı ki, bu düşünce deneyini mümkün kılan da zaten, bu ülkede birçok azınlığın yaşıyor olması. Normal şartlarda İstanbullu bir Ermeni, pekala, Ermenistan’da futbol oynayan ama Ermenistan liginin yetersizliği yüzünden parlama şansını yakalayamayacak olan bir yıldız adayının İstanbul’a gelmesi için aracılık yapabilirdi. Türkiye liginin şartlarına yakın olan Yunanistan ya da daha iyi şartlardaki Yugoslavya için mevcut olmayan bir imkandı Türkiye’deki Ermeni azınlık.
Bu düşünce deneyinin üzerinden devam edeceğim. Şimdilik şu tespitle noktayı koyayım: Bir şeyler yapmamız lazımdı ve yapmadık. Yapmadığımız şeylerin neticesinde, mesela Türkiye liginde bir çok Ermeni, Suriyeli, Arnavut yıldız adayı sahne alamadı. Türk futbolu zengin bir havuzu kullanamadı ve dolayısıyla potansiyelini realize edemedi. Ama daha mühimi, bu yoldan elde edilebilecek olan çok daha büyük kazançlardan olduk. Yani futbolumuzun çıtasının birkaç çentik yukarıda olması şansını kaçırdık. Futbol kulüplerimizin Avrupa’ya büyük meblağlarla ihracat yapıp, bugünkünden çok daha güçlü ekonomilere sahip olması fırsatını kaçırdık. Ama hepsinden daha önemlisi, burada yetişmiş, burayla gönül bağı olan markalaşmış isimlere sahip olma şansını değerlendiremedik.
Biz, bu coğrafyanın büyük abilerinden biri, küçük kardeşlerimizle itiştik durduk. Ve şimdi “etrafımız düşmanla çevrili” demekteyiz.

Cemalettin N. TAŞCI

Evrimi Nasıl Bilirsiniz?

Posted in: CNT'den by Güven Borça on | No Comments

Daha önceki bültenlerde yazdıklarım gibi bundan sonra yazacaklarım da, neredeyse tamamıyla evrim düşüncesinden mülhemdir. Evrim düşüncesini, insanoğlunun bilme iradesinin bugüne kadar inşa ettiği en nadide eser olarak görürüm. Ama hangi evrim düşüncesini? Nasıl bir evrimden söz ediyorum?

Sahi siz evrimi nasıl bir şey olarak bilirsiniz?

Mesela hedefe küçük küçük adımlarla, kararlılıkla ve inatla yürüyen bir şey midir evrim? İşe yaramayan, vadesi dolmuş olanları eleyerek, mükemmel olana doğru yol alan bir süreç midir? Mesela Türkiye ya evrimleşecek ve önce İspanya, sonra —ne bileyim mesela— İngiltere filan olup evrim merdiveninin basamaklarını —kendisinden önce başkalarının tırmandığı basamakları— birer birer çıkacak yahut elenip gidecek midir? Mesela Denizli’de küçük bir aile işletmesi tekstil alanına yatırım yapmış ve evrimleşmiş midir? Şimdi aile işletmesi olmaktan çıkıp profesyonel yönetime geçerek evrimine devam ederse mükemmelleşecek, aksi halde küme mi düşecektir? İnsan, evrimin bir delili olarak, diğer bütün türlerin en rafine edilmiş olanı mıdır?

Eğer bunların bir kaçına olsun “Evet” cevabı vermişseniz, bağışlayın ama, evrim düşüncesinden bihabersiniz. Size evrim düşüncesi başlığı altında, ilkel bir 19. Yüzyıl gelişmeciliği kazıklanmıştır.

20. Yüzyılı severim. İddiam odur ki —eğer insanlığın bir istikbali varsa— gelecek nesiller 20. Yüzyılı, tıpkı bizim şimdi 17. Yüzyılı gördüğümüz gibi görecekler: Evrim düşüncesinin ve kuantum teorisinin geliştirildiği, nadide bir asır. Evrim düşüncesi derken Darwinci evrimden söz ediyorum ve Darwin’in de 19. Yüzyılın bir insanı olduğunu elbette biliyorum. Ama Darwin’in kendisinin Newtoncu olduğunu da görmezden gelmiyorum. Bugün Dawkins gibi birçoklarının “yürütülebilecek her zihinsel faaliyetin aslında Darwin’e dipnot düşmekten ibaret olduğu”nu iddia ettikleri gibi, Darwin de kendi döneminde, kayda değer her zihinsel faaliyetin Newton’a dipnot düşmekten ibaret olduğunu düşünüyordu. Bütün hayali, canlı organizmaların tarihinin Newton’u olmaktı.

Darwin bir manada muradına erdi, Newton’un yanında yatıyor. Newtoncu dünya tasavvurunu onarılmaz bir biçimde yaraladığı iddia edilen ve notlarında Newton’dan özür dileyen Einstein ise çok uzaklarda… Aslında Einstein’in yaptığı şey, tamiri imkansız bir biçimde hasar görmüş olan Newtoncu düşünceyi, bitkisel de olsa hayatta tutmaya çalışmaktan ibaret olarak görülebilir. Başarılamayacak bir işti, başaramadan öldü. Darwin’in açtığı yoldan gidenler ise, Newtoncu tasavvuru artık sadece düşünce dünyasının arkeologları için mana taşıyan bir şey haline getirdiler.

Şunu da unutmamak lazım herhalde: Evrim düşüncesi Darwin’le başlamış bir şey değil. Sadece türlerin değil tabiatta mevcut olan her şeyin değişimini yöneten kuralları keşfetmek, çok eskiden beri birçok kişiye cazip gelmişti. Darwin’in döneminde evrim, özellikle jeolojinin gelişimi ve çok sayıda fosilin ortaya çıkmaya başlaması yüzünden, daha çok ilgi çekmeye başlamıştı. Darwin bize işlek bir şema sundu. Ama ne yazık ki genetiği bilmiyordu. Tabiatıyla, genetiği bilmediğini de bilmiyordu. Ayrıca zihni Newtoncu tasavvurla bulanmıştı. Eğer Wallace da kendisininkine çok benzer bir teori geliştirmiş olmasaydı, yazdıklarını yayınlamadan önce daha da bekleyecekti. Çünkü, nihayetinde Newtoncu tasavvuru imha edecek olan şeması, kendi Newtoncu tasavvuruna sığmıyordu.

Darwin’in zihni bulanıktı, çünkü 19. Yüzyıl evrim düşüncesi için uygun bir fon değildi. Hani hoş bir aforizma vardır, varacağı liman belli olmayana hiçbir rüzgar yardım etmez diye. 19. Yüzyılın insanının varacağı liman belliydi, onlara rüzgar lazımdı. Darwin’i o lüzumlu rüzgar olarak kullandılar. Birçok manada… Mesela Kilise ile hesaplaşmak ve insanoğlunun hayatından dini ayıklamak isteyenler Darwin rüzgarıyla rahat rahat mesafe kat ettiler. Ya da mesela fiziği başarıyla deşifre eden ve canlı olmayan tabiatı avucumuzun içine almamızı sağlayan —en azından bu işi yaptığı düşünülen— kuralların benzerlerini bütün alanlarda keşfetmek ve böylelikle bütün alemi birkaç lineer diferansiyel denklemle ifade etmek isteyenler de Darwin’de yelkenlerini dolduracak çok şey buldular. Daha birkaç yüzyıl önceki dedeleri yokluk içinde kıvranırken şimdi dünyanın her kıtasını kontrol edebilmelerine açıklama arayanlar da Darwin rüzgarından çok faydalandılar.

Bu hengame içinde, Darwin’in söylediklerinin aslında “varılacak limanın mevcut olmadığı” manasına geldiğini, bunu ima ettiğini idrak etmek çok müşküldü. Onlar da idrak edemediler. İmal ettikleri şeyi evrim etiketiyle etiketlediler. Bugün hala kargodan çıkan evrim etiketli emtianın çoğu, 19. Yüzyılın haddini şaşırmış insanlarının imal ettikleri zırvalardır. Dolayısıyla evrim düşüncesinin 20. Yüzyılın bir eseri olduğunu söylemem sebepsiz değil. Onu 20. Yüzyılın insanları yaptı. Yine de, yüzlerce yıl önce başlayıp 20. Yüzyılda manalı bir biçim kazanan evrim düşüncesinin yolu üzerinde Darwin, muhtemelen en etkili ara konaktır. Bu yüzden evrimden söz ederken onu Darwin ile ilişkili olarak göreceğim.

19. Yüzyılın evrim anlayışının ne kadar budalaca olduğunu görmek kolay. Bu anlayışa göre evrim, neticede insanı, —hatta neden dilimizi ısıralım, beyaz insanı— yapan, bu neticeye ulaşmak için işleyen bir süreçtir. Yani türler devasa bir piramit meydana getirirler. Öyle bir piramit ki, en tepesindeki o biricik nokta beyaz insanın yeridir. Evrim, daha aşağıdaki türleri eleye eleye insanı yapmıştır. Halbuki, evrimi kabul eden herkesin kolaylıkla bileceği gibi, evrim düşüncesine göre canlılık bir tek organizmadan başlamıştır. Yani türler devasa bir piramit meydana getirirler ama bu piramit tepesinin üzerinde, bir tek ilkel organizmanın üzerinde durur. Evim türleri rafine ederken onları eleyip eleyip insanı yapmış değil, aksine türleri çeşitlendire çeşitlendire yol almıştır. İnsan evrimin nihai hedefi olmak bir yana, tek başına mevcudiyetini asla sürdüremeyecek olan, evrimin ürettiği diğer türlere muhtaç olan türlerden bir türdür. Devasa bir ekosistemin bir parçasıdır.

Sadece tabanının üzerinde piramit anlayışıyla değil, yeri geldikçe değineceğim başka hususlarda da evrim düşüncesi 19. Yüzyılda kötüye kullanılmıştır. 19. Yüzyılın evrim anlayışı budalacadır. Dolayısıyla, asıl mesele, bu kadar budalaca olan bir anlayışın nasıl olup da bu kadar şartsız kabul gördüğünü, yaygınlaştığını anlamaktır. Bu da uzun bir mesai gerektirir. Mesela yollarımız bir defa daha Hümanistler ile kesişir. Çünkü bütün tabiatı insanın emrine veren onlardı. İnsanı tabiatı kontrol ederek onu tanzim edecek unsur olarak tarif eden, bütün çeşitliliğin kumanda merkezine insanı yerleştiren onlardı.

Ama sadece Hümanistler değil, mesela Newton da bu manada çok katkı yapmıştır. Yerlerin, onu işgal edecek şeyler mevcut olmadan da mevcut olduğu fikrini zihinlerimize kazıyan Newtoncu fizikti. Elbette bu fikrin izini —modernliğin yaslandığı birçok başka fikirle birlikte— taa Plato’ya kadar sürebiliriz. Yine de Newton’un ehemmiyetini ihmal edemeyiz, çünkü Newtoncu fizik, başka türlü düşünebilmenin bütün alternatiflerini devre dışı bırakmıştı. Kainattaki her şeyin bir yeri varsa, insan türünün de bir yeri vardı. Dolayısıyla, eğer evrim sürecinin neticesinde meydana geldiysek, sürecin neticede o yerin sahiplerini imal etmek üzere işlemesi gerektiği de açıktı.

Ve saire…

Evrim küçük küçük adımlarla yürür, evet. Ama bir hedefi yoktur. Varacağı bir liman yoktur. Yine de bütün rüzgarlardan faydalanır ve yol alır. Aslına bakacak olursanız, yapılabilir olan tek şey yol almaktır, bir limana varmak değil. Ve yine aslına bakacak olursanız, evrim sürecinin dışında, onun yelkenlerini dolduran bir rüzgar da yoktur. Rüzgarı da evrim yapar, yolu da evrim alır. Evrim küçük farkları, küçük küçük adımlarla büyüterek yol alır. Rüzgarı o küçücük farklılıklardır. Ve küçük farklılıkları büyütürken evrim, yeni küçük farklılıklar imal eder.

Evrim başarısız olanı eler, evet. Ama mükemmel olana doğru filan yol almaz. Zaten her daim mükemmel olanı yapar. Mükemmellik evrimin imal ettiği organizmalarda değil, durmaksızın yeni organizmalar üretebilme kabiliyetindedir. Ve ayrıca o muazzam çeşitliliğin karşılıklı bağımlılığının bütünlüğünde… Ayrıca başarısızlık da mutlak bir vasıf değildir. Bugün burada başarısız olan bir organizma, başka şartlar altında pekala başarılı olabilirdi.

Dolayısıyla Türkiye evrimleşerek İspanya filan olmaz. Karıcalar evrimleşerek arı olmayacağı gibi, Türkiye hiçbir şekilde İspanya olmaz. Türkiye ya başka bir Türkiye olur, ya da hiçbir şey olmaz. İsmet Paşa’ya İkinci Dünya Harbi sırasında, savaştan sonra ne olacağı sorulmuş, rivayete göre de “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de orada yerini alır.” demiş. Aslında her an yeni bir dünya kurulur ve o dünyada var olmayı hak eden her entite de orada yerini alır. Var olmayı hak etmek de, o dünyada kendisine bir yer açmakla olur. Yani alınacak bir yer yoktur, açılacak bir niş vardır.

Modern düşünce tarzı, 19. Yüzyılda, şehirleri, lisanları filan düzensiz bulmuştu. Ama muazzam çeşitliliği ve zenginliği ile ekosistemi düzensiz bulmaya cüret edememişti. Lakin modern düzen kavrayışı ile ekosistemi açıklamak da kabil değildi. Evrim piramidini alıp baş aşağı ettiler ve ekosistemin düzenini açıklayacak bir şema elde ettiler. Bu şema, bütün türleri bir merdivenin basamaklarına yerleştiriyordu. Aynı şema medeniyetlerin de sıralanabileceğini ima ettiği için, Avrupalıların çok hoşlarına gitti. Bu şemaya göre bütün medeniyetler, ya da mesela bütün şirketler, uzun, dar bir yolda sıraya girmişler, aynı yönde adım adım ilerlemektedirler. Evrim nasıl insanı yapmak için işlemişse, insanlık tarihi de Batılı, modern medeniyeti imal etmek üzere işlemiştir. Dolayısıyla da modern olmayan toplumların kaderleri bellidir: Ya Batılıların yaptıklarını yapıp Batılılaşacak, ya da Batılılar tarafından Batılılaştırılacaklardır.

Halbuki medeniyetler tarihi, tıpkı evrimin türler üzerinde yaptığı gibi, küçücük farkları büyüterek, sayısız kültürün ortaya çıkmasına yol açmıştır. İngiltere adasında bundan sadece 200 yıl önce onlarca lisan konuşuluyordu. İhtilalden önce bugünkü Fransa topraklarında da onlarca lisan konuşuluyordu. Eğer tepesi üzerinde duran bir piramidin düzenini kavramış ve buna hayranlık duyuyor iseniz, bütün bu lisanların mevcudiyetini de saygıdeğer bulursunuz. Yok, piramidi tepetaklak ederseniz, diğer hepsinden daha maharetli, hepsini imkanlarını içinde barındıran bir tek lisanın mevcut olduğu neticesine varır, İngiltere ve Fransa merkezi otoritelerinin yaptığını yapar, akla sığmaz zulümler işleyerek biri hariç bütün lisanları ortadan kaldırırsınız.

Lisan, tabiatı icabı, çoğalmaya meyyaldir. Öyle olmasaydı, insanlık tarihi boyunca sayısız lisan hayat hakkı bulmazdı. Lisanların çoğalması sebepsiz değildir. Ve herhangi bir lisan, diğerlerinden ne kadar gelişmiş olursa olsun, diğer birkaç lisanın bütün imkanlarını ihtiva ediyor olamaz. Nasıl insan bal yapamaz ya da arıların gördüğü spektrumu göremez ise… Dolayısıyla kaybolan her lisan, insanlığın toplam mal varlığında bir kayıptır. Ekosistemde türlerin bazıları kaybolur. İnsanlık tarihinde de bazı lisanlar kayboldu. Bundan böyle de kaybolacak. Mesele, tarihten silinen Keltçe ya da Galce’nin İngilizce tarafından ihtiva edildikleri inancındadır.

Bu inanç, Denizli’deki bir aile işletmesinin istikbali hakkında düşünülmesi ihtiyacını ortadan kaldırmaya payanda olur: Amerika’yı yeniden keşfetmeye lüzum yok. Başarılı olmanın reçetesi bellidir. Ne yapılması lazım geldiği bellidir. Merdivenin bir sonraki basamağına tırmanmak, Coca Cola’nın yaptığını yapıp Coca Cola gibi olmak lazımdır.

Bütün bu reçetelere şeksiz şüphesiz iman etmiş olanların imanlarına itirazım yok. Bu reçetelerin kimsenin hayatta kalmasını sağlamayacağına eminim, ama yine de itirazım yok. Ama bu imanın arkasına evrim düşüncesi kondu muydu, yani Türkiye için hiç şüphesiz ülkeyi batağa batırmış olan ve bundan sonra da daha da batıracak olan reçeteler bir de evrim düşüncesinin terimleriyle dayatıldı mıydı, katlanmak zor oluyor. Bugün evrimden söz edip duranların kahir ekseriyetinin önümüze sürdüğü reçetelerin hemen hepsi, evrim düşüncesinin toptan reddidir. Tepetaklak edilmiş, manasız bir evrim reçetesidir.

Evrimden alınacak çok ders var. En birincisi bence şu: Her biri kendi iradesiyle kendi adımını atan sayısız dansçı, ortada bir koreografi olmadığı halde, ekosistem gibi olağanüstü bir düzenliliği imal edebilir. Düzen koreografın ya da koreografinin eseri olmak zorunda değildir. Daha gündelik bir dille söyleyecek olursak, “her kafadan bir ses çıktığında” da dinlemeye değer bir melodi imal edilir. Çünkü ses sahiplerinin hiçbiri, diğer ses sahiplerini yok sayamazlar. Yok sayanlar tedavülden kalkar.

Sözün özü, evrim, işe başlamadan önce ne yapacağını tasarlamış, sonra da onu adım adım gerçekleştirmiş bir süreç değildir. Şimdi sıkı durun, mühendis taifesine evrimden söz etmekten muradım, “evrim de işte böyle bir şeydir” deyu malumatfuruşluk taslamak, genel kültürlerine katkıda bulunmak değil. Evrim hayata dair olan her şeyde ve her yerde işler (hatta sadece hayata dair olan alanlarda da değil, ileride değineceğim). Dolayısıyla önceden bir tasarı yapıp, sonra da onu gerçekleştirmek kastıyla uygun dişlileri, milleri bulup bir araya getirmekler matah işler değildir. Kayda değer her düzenin ancak böyle gerçekleştirileceğini zannetmek, modern bir illüzyondur. Faturası da, yaşadık ve görenler gördü ki, çok ağırdır.
Cemalettin N. TAŞCI

Marka ve Gelecek

Posted in: CNT'den by Güven Borça on | No Comments

Ben, kendi hesabıma, markasız bir gelecek hayal edemiyorum. Hayal gücümün yetersizliğinden de kaynaklanıyor olabilir.

BJK, FB, GS gibi markalar olacak. CHP gibi markalar da…

En iyi bildiğim sektörden, eğitimden gideyim. ODTÜ, Harvard filan gibi markalar olacak. Bu markalar kaybolsalar da, onların yerini alacak başka markalar olacak. Güven’in “aynı kalitede üretilip aynı zeka ile pazarlandığında” deyişinde de, “markaların rasyonel bir tabana oturmadığı”
varsayımında da, beni huzursuz eden bir şeyler var. Onları da kestirmeden söyleme kabiliyetim yok. Aşağıdaki bir beyin jimnastiğidir. Kendi kendime, meselenin etrafında bir akıl yürütme çabasıdır. İlgilenenler olabileceği varsayımıyla ListEM’e yolluyorum. İlgilenmeyenler lütfen beni lüzumsuz polemiklere mecbur etmesinler.

Eğitimin kalitesi, “dışarıda” belirlenen bir değişken değildir. Yani bir yerlerde kaliteli bir eğitimi üretmenin prosedürleri belirlenmiş, bir “checklist” oluşturulmuş, herkes onu gerçekleştirmeye çalışıyor, bu hususta en çok mesafeyi Harvard kaydetmiş filan değil. ODTÜ EM’nin Kocaeli EM’den daha başarılı olması, Kocaeli’de uyulamayan bir takım standartlara ODTÜ’de uyulabiliyor olmasından kaynaklanmıyor. Ama ODTÜ, Kocaeli’den daha “makbul”.
Bu anlamda bakarsak, ODTÜ’nün daha makbul olması rasyonel olmayan bazı faktörler yüzündenmiş gibi görünebilir.

Ama değil. ODTÜ’yü daha makbul kılan çok bariz bir “rasyonel” var.
Özetleyecek olursam “ODTÜ daha makbul olduğu için daha makbul.” Böyle bakarsak, zaten mevcut “marka”lar da birer “güç”ler. BJK, FB, GS güçlü oldukları için Vefa, Altay, İzmirspor gibi markaların tedavülden kalkmasına yol açan bir süreçte ayakta kaldılar. CHP güçlü olduğu için onun alanında başka partilerin kök salması mümkün olmuyor. IBM ve Microsoft güçlü oldukları için ayakta kaldılar ve biz onların ayakta kalmış olmasında çeşitli kaliteler vehmetmek zorunda kaldık.

Eskişehir Anadolu Lisesi (EAL), eski ve başarılı bir okuldur. 1970lerde Türkiye’nin en başarılı 4-5 okulundan biri oldu hep. Eskişehir’in milletvekillerinden biri, okulun bulunduğu bölgenin belediye başkanı, Başbakan’ın başdanışmanı, Anadolu Üniversitesi’nin rektörü, bazı rektör yardımcıları ve birçok dekanı EAL mezunudur. EAL bir vakittir çok kötü yönetiliyor. Buna karşılık Eskişehir’in bir başka ve daha genç Anadolu Lisesi olan Kılıçoğlu Anadolu Lisesi (KAL) çok iyi yönetiliyor. Okulun fiziksel imkanları çok daha iyi. Sosyal aktiviteler çok daha yaratıcı. Ama EAL daha yüksek puanla öğrenci alıyor. EAL’ı tercih etmek irrasyonel mi?
Sanmam. Piyasada kilit mevkilerde EAL mezunu olan çok kişi var ama KAL mezunu olan yok. Eninde sonunda EAL mezunları, kendi mezun oldukları okulun fiziksel şartlarını ihya edeceklerdir. Çünkü kendi değerleri, EAL’ın değerine bitişik. EAL’ın değer kaybetmesi, onların da işine gelmez. ODTÜ’nün değer kaybetmesinden bütün ODTÜ mezunlarının zarar görmesi gibi…

Ama diyelim ki, normal şartlarda olması gerekenler olmadı ve KAL ile EAL arasındaki fark zaman içinde sıfırlandı. Bundan ne KAL’ın, ne EAL’in ve ne de başka kimsenin menfaati yoktur. Çünkü eğitimin kalitesinin önemli bileşenlerinden biri, eğitim gören kişinin istenen bir okulda okuma talebidir. EAL isteniyorsa, EAL’de okuyan öğrencinin ekstra bir motivasyonu olur ve onun başarısını bu motivasyon artırır. Yani EAL öğrencisi ile KAL öğrencisi arasında, ilkinin lehine “taraf tutulur”. İkincisinden ilkine moral aktarılır.

Bir anlamda soğuk objeden sıcak objeye ısı aktarmak gibi bir şeydir bu.
Termodinamiğin ikinci kanununa aykırıdır yani. Ama lokal olarak gerçekleşen bu işlemle, sadece eğitim alanında değil, her alanda karşılaşabiliriz. FB, Gençlerbirliğinden oyuncu alır. Daha güçlenir. Daha çok taraftar kazanır.
Dolayısıyla Gençlerbirliğinin yeni oyuncularını almak için de daha çok imkan sahibi olur. Piyasa ekonomisi de, özü itibariyle, yoksul olandan zengin olana transfer esasına göre işler.

Mesele şu ki, tabii olan birbirine muhalif iki eğilim vardır. Bunların biri, şeyler arasındaki farkları büyütmeye yönelik iken, bir diğeri farkları gidermeye yöneliktir. Maddi alem, bu iki eğilimin birbiri ile oyunu “sürecinde” meydana gelmiştir. Farkları sıfırlayacak olabilseniz, her şey imkansızlaşır. Dolayısıyla, bence farklar hiçbir vakit sıfırlanmayacak.
Markalar hep olacak. Değişecekler. Yeni markalar ortaya çıkacak. Eskileri ortadan kalkacak. Marka olmanın şartları hakkındaki bilgilerimiz ve varsayımlar değişecek. Ama her alanda markalar bir biçimde var olacak.

Daha önce sözünü etmiştim, bir TV programında reklamcılar birileriyle tartışmaktaydı. Bir reklamcı “Coca Cola” misalini vermiş ve reklamcılar sayesinde, Coca Cola içenlerin kendilerini daha iyi hissetmesinin sağlandığını söylemişti. Biri hemen atıldı. “Madem böyle bir gücünüz var, su içenin kendini daha iyi hissetmesini sağlayın” dedi. “Cola”nın, bir anlamda, “rasyonel” bir temeli yoktur. Yani insan vücudunun kimyası içinde “Cola”ya yer yoktur. Hatta “Cola”nın bu kimyaya zararı olduğu söylenebilir. Ama insan vücudunun kimyası, kimyadan ibaret değildir. Kendinizi daha iyi hissediyorsanız, vücudunuz kendi kimyasına yönelik çeşitli problemleri aşabilecek ekstra süreçler türetebilir.

Reklamcılar elbette su içmekle kendimizi daha hissetmemizi sağlayabilirler.
Ama bu, “Cola” vasıtasıyla sağlanan şeyin yerini tutmaz. Yani bunlar birbirinin yerine geçen şeyler değildir. Orada boş bir havuz var, biriyle doldurduğumuzda artık ötekine ihtiyaç yok gibi bir durum değil yani. Her şey kendi havuzunu açar ve orayı doldurur. Türlerin evrimi tam böyle bir şeydir.
Hayat mütemadiyen varyasyon üretir. Bir türün varyantı, genellikle, daha önce açılmış olan bir “niche”i doldurmaz, kendi “niche”ini açar.

Farklar var ve varolmayı sürdürecek. Ama farkların aşırı büyümesini de tolere etmez tabiat. Diğer bütün oyuncuların bir tek oyuncu tarafından devre dışı bırakılmasını tolere etmez. Neyse… Şimdi bunlara girmeyeyim. Ama şunu
söyleyeyim:

Güven’in geleceğe yönelik çıkarımlarında, tabiatın dokusu hakkında bazı varsayımlar “embedded” olarak mevcut. Güven muhtemelen bunları “explicitly”
ifade edemez. Ama mesela “her şeyin aynı kalitede üretilmesi” ifadesi, “şeylerin kalitesi”nin “dışarıda” bir takım ölçülerinin mevcut olduğu varsayımını gerektirir. Böyle bir şey yok. Otomobil denen nesne, neticede, 90 kg civarında bir kütleyi bir yerden bir yere transfer edebilmek için, bir tonluk (şimdiki cipler herhalde çok daha ağırdır) bir kütleyi transfer etme hadisesidir ve nereden bakılırsa bakılsın “kalitesiz” bir çözümdür.
Otomobilin kalitesi “kendisinde”dir. “Dışarıda” değil. Otomobil, bir “kütle transferi” enstrümanı olmak üzere akıl edilmiş olsa da, çok bambaşka fonksiyonlar üstlenmiştir. Hala da üstleniyor. Yarın da başka fonksiyonlar üstlenecek. Neticede ulaşılacak bir otomobil konsepti yok. Herkesin ona yakınsayacağı bir otomobil konsepti yok yani. Otomobil sektörü, son 10-15 yılda, bir tek otomobil kategorisinin içinden bir yığın alt kategori üretti.
Spor otomobil zaten vardı ama aile otomobili, ailenin ikinci otomobili, ekonomik otomobil ve saire gibi.

Bu “her şeyin yakınsamaya çalıştığı nihai –en kaliteli– model” varsayımı, bence, benim tartışıp durduğum yığınla varsayımın bir neticesi olarak zihinlerimizde çok kök salmış. O varsayımlar da birer marka yani. Onları tüketiyoruz. Niçin onlara ihtiyacımız olduğunu bile bilmeden tüketiyoruz.
Onlara muhalif bir şeyler söylenince de irkiliyoruz.

Sevgiler

CNT ‘80

Kriz ve “Yerli Kullan” Kampanyası

Posted in: CNT'den by Güven Borça on | No Comments

Dünyada yaşanmakta olan krizin kaynağı olarak ABD’deki finans sisteminin suistimal edilişi gösteriliyor. Hiç şüphesiz krizin “görünür” sebebi, finans sistemindeki regülasyon eksikliğinin yok açtığı suistimal imkanlarıdır. Ancak bu açıklamanın gözardı ettiği en önemli husus şudur: Eğer ABD finans sistemi çeşitli yollarla yarattığı kredileri yaratmamış olsaydı, başta ABD ve dolayısıyla da dünya, çok daha erken bir tarihte bir “talep krizi” ile karşılaşacaktı. ABD’de ve dünyada çarkların dönmesini sağlayan talebi canlı tutan en temel enstrüman, ABD’de yaratılan ve riskli olduğu zaten hissedilen kaynaklardı.
Krizin dünyaya öğretmesi gereken en temel ders, arzın talebi aşırı aşmış olduğudur. Bütün iktisadi değişkenler gibi, arz ve talep arasındaki dengesizlik de, elbette nispidir. Diğer bir deyişle arzın talebi aşırı aşması, arzın talepten daha yüksek bir vitesle artmasından kaynaklanmıştır. Temel imalat faktörleri arasında önemli bir yer tutan sermaye ve teknolojinin olağanüstü bir hızla artması, arzı körüklerken, emeğin izafi hissesinin gerilemesi talep artışının daha düşük bir hızda seyretmesine yol açmıştır. Çünkü temelde bölüşüm emeğe endekslenmiştir ve imalatta emeğe duyulan ihtiyaç azaldıkça, emeğin eline geçen mali imkanlar izafi olarak gerilemiştir. Bu da talebin artış hızının daha düşük olmasına yol açmıştır.
Dünyanın daha önce ve daha küçük ölçekli krizlere bile “iktisadi milliyetçi” şeklinde adlandırılabilecek reaksiyonlar gösterdiği bilinmektedir. Küreselleşme konusunda yapılan onca olumlu propagandaya rağmen, talebin nispi daralmasının faturası ağırlaştıkça milli sınırların iktisadi sınırlar olarak da önemli olduğuna yapılan vurgu artmaktadır. Bu tür vurguların amacı açıktır: Nispi olarak daralan, daraldığı için de kıymeti artan talebin ihraç edilmesinin önüne geçmek.
Türkiye’nin talebi “içeride tutmak”tan ciddi ölçüde fayda sağlayacağı açıktır. Çünkü Türkiye’nin ithalat kalemleri arasında Türkiye’de de benzerleri üretilen mamullerin hissesi giderek artmaktadır. Bu durum, Türkiye’de üretilen mamulün kalitesi hakkında geçmişten gelen olumsuz kanaatlerin kendilerini sürdürmesinin yanısıra, tüketimin çoktandır bir “gerçek” ihtiyacı karşılamaktan çok, bir “prestij ihtiyacı”nı karşılamaya yönelik olmasının da neticesidir. Diğer bir deyişle, mesela peynir satın almaya giden bir tüketici, sadece bir gıda ihtiyacını değil, aynı zamanda bir sosyal statüyü de peynir paketiyle birlikte satın almaya eğilimlidir. Dışarıda üretilmiş bir peynir, Türkiye’de üretilmiş olan aynı marka peynirden daha makbul, o peynir Türkiye’de aynı teknolojiyle üretilmiş olan yerli bir marka peynirden daha makbuldür. Dolayısıyla Türkiye’de yaşanan “talep ihracı”, büyük ölçüde, “reel” olmayan bir ihtiyacı karşılamaya çalışmaktan kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla da etkili bir iletişim kampanyasıyla ciddi ölçüde geriletilebilir.

Yer

Posted in: CNT'den by Güven Borça on | No Comments

Türkiye milli futbol takımı cezası sebebiyle Malta maçını Almanya’da ve seyircisiz oynadı. Toroğlu maç yorumunda bir teferruatı dikkatlerimize taşıdı: 15 kadar emniyet görevlisi, boş tribünlerin önünde, mevcut olmayan seyircinin olay çıkarma ihtimaline karşı, yüzleri tribünlere dönük olarak, 90 dakika boyunca, vazifelerini bir an bile aksatmadan durmuşlardı. Bu disiplin Toroğlu’nun çok hoşuna gitmiş görünüyordu.

Toroğlu, bilen bilir, Gerets orta sahanın ortasındaki genç Mehmet’i oyundan alıp yerine bir forvet sokmak istediğinde Sabri’yi defansın sağına çekip, maça defansın sağında başlayan Cihan’ı Mehmet’in yerine kaydırınca da küplere biner. Ne bu tür tahlillerde ve ne de kodu mu oturtacak Genelkurmay Başkanlarına hasret duymada Toroğlu’nun yalnız olmadığını çok iyi biliyorum. Biliyorum ki neden Almanya kadar başarılı olmadığımız üzerinde fikir jimnastiği yapmaya kalkan herhangi birine, Almanya’da boş tribünlere karşı birer heykel gibi vazife sürelerini tamamlayan emniyet görevlilerinin disiplininin işaret edilmesi kafi bulunur. Fazla söze ne hacet? İş ne olursa olsun, o işi üstlenmiş olan ekibin aksayan bir üyesi çıkarılınca, “takımın üstüyle başıyla fazla oynamadan”, onun ikamesi olanın boşalan yere yerleştirilmesi gerektiği hususunda da hemen herkes hemfikirdir. Bizlerin, yani bu tür dişli değişimlerini pek beceremeyenlerin, yani işe göre adam değil adama göre iş uydurma telaşında olanların iki yakası elbette bir araya gelmeyecektir.

İşe göre adam mevzuuna daha sonra geleceğim. Aslında Toroğlu’nun Malta maçı yorumlarını okurken, saat gibi bir alem talebinin nerelere kadar ulaşmış olduğu ve ne tür neticelere yol açmakta olduğu hususunda yeni misaller bulduğum için ziyadesiyle memnun olmuştum. Ama Güven’den yediğim fırça sebebiyle saat konusunda perhize başlıyorum ve bu hususta bağlantıları kurma işini sizlere bırakıyorum. Yani saat, söyleyeceğim her lafın altında uzanmış yatıyor. Güven’e çaktırmasanız iyi olur ama lütfen görmezden gelmeyin.

Futbol aleminden bir başka misalle yola devam edelim. Eskişehirspor geçen yıl elindeki fırsatı tepip, doğrudan terfi etme şansını kaybetti. Adeti olduğu üzere, Eskişehirlilerin yüreğini ağzına getirip, uzun bir terfi serisinin sonunda Lig A’ya çıktı. Yeni sezonun ilk üç haftasında üç galibiyetle liderlik koltuğuna oturunca, birden, Eskişehirliler bu sezon Süperlig’e terfi etme hayalleri kurmaya başladılar. Dördüncü haftada kendi sahalarında oynadıkları maçta her taraftarın oturacağı koltuğa siyah, kırmızı ya da beyaz kartonlar yerleştirilmiş, bir tribün gösterisi hazırlanmıştı. Her taraftar kendi hissesine düşen kartonu kaldırınca, gerçekten de görülmeye değer bir manzara oluştu. Gerçi kartonlar yüzünden sahayı göremediler ama ne gam! Hatta en yakın rakiplerine sahalarında yenilmiş olmaları bile onları fazla incitmedi. Sergiledikleri performansın ertesi gün gazetelerin spor sayfalarını süsleyeceğinden çok emindiler ve mutlu uyudular. Ama ertesi gün muazzam bir hayal kırıklığı oldu. İstanbul basını onları görmezden gelmişti.

Yeri geldi. Parantez içinde konuşalım: Ligde terfi etmek için mücadele etmeleri gerektiğini, dolayısıyla da maça kazanmak için çıkmaları gerektiğini hesaba katarsak, kaybettiklerine üzülmeyip spor sayfalarında yer alamadıklarına üzülmeleri tuhaf görünebilir. Eskişehirliler son derece irrasyonel bulunabilir. Bu varsayımlardan yola çıkarak tuhaf tuhaf analizler yapılıp, tuhaf tuhaf tedbirler geliştirilebilir. Ve hepsi de son derece irrasyonel olur. Çünkü Eskişehirlilerin Eskişehirspor vasıtasıyla karşılamaya çalıştıkları talep, saygı görme, tanınma talebidir. Eskişehirspor’un mevcudiyeti de, Süperlig’e terfi etmesi de, bu çerçeve içinde mana taşır. Bir vakitler MHP parlamento dışında kaldığında, MHP sempatizanlarını asıl inciten şeyin medyada zikredilmemek olduğunu fark edince şoka uğramıştım. ODTÜ’lerden mezun olmaklara, İtalya’lardan giyinmeklere ve sair şeylere mana katan, aslında hep benzeri bir duygudur. Yani Maslow halt etmiştir, insan her şeyden önce tanınmak, bilinmek, saygı görmek içindir. Bu tespiti, özellikle mahalli, ulusal ve uluslar arası siyaseti mühendisleştiren ve sonra da sırtı neden yerden kalkmıyor diye kara kara düşünenlere ithaf edip, parantezi kapatayım.

Toroğlu’nun imrendiği emniyet görevlilerinin herhangi biri yerini kaybetse, tribünden bakan biri aksaklığı hemen tespit eder. Her bir görevlinin yeri, kendisi o yeri doldurmasa da mevcuttur. Toroğlu’nun hesabına göre, futbol takımlarında futbolcular da, kendileri olmasa da mevcut olan birer boşluğu doldururlar. Es-Es’in tribün gösterisinde de kendi kartonunu kaldırmayan bir seyirci, tribünde çürük bir diş gibi besbelli olacaktır. Her birinin kartonu, onlar daha yerlerini almadan önce, onların yerlerine yerleştirilmiştir. (Güven ne derse desin, işimi şansa bırakamayacak, söylemeden edemeyeceğim: Tıpkı saat gibi. Saatteki dişlilerin, millerin her biri, kendileri yerleştirilmeden önce de mevcut olan bir yere yerleştirilir.)

Sartre ise demişti ki, mealen, “Her insan, kendisi olmasaydı mevcut olmayacaktı olan bir boşluğu doldurur.” Öyle midir? Öyledir. Eğer, söz temsili, üç kardeş iseniz, bir kardeşiniz daha olsaydı fazla olmayacaktı. Yersiz kalmayacaktı. Ailenizin organizasyonu, sanki dört çocuk elzemmiş gibi şekillenecekti.

Daha önce değindim, lisan da aile gibidir. Kelimelerin her biri, kendisi olmasaydı mevcut olmayacaktı olan bir boşluğu doldurur. Şehirler de lisan gibidir. Sizin bir apartman görmeye alıştığınız köşede eğer vakt-i zamanında bir park yapılmış olsaydı, orasının bir apartmanın yeri olduğunu hiç düşünmeyecektiniz. İnsan beyni de şehirler ve lisan gibidir. Milyarlarca nöronunuzun her biri bir şeyler yapar. Yaptıkları şeyi değil de başka bir şeyi yapsaydı, siz olduğunuzdan başka biri olacaktınız ve o nöronun şu işi değil de bu işi yapması gerektiğini asla söyleyemeyecektiniz.

Başka birçok şey de lisan, şehirler filan gibidir ama en çok ve her şeyden önce ekosistem böyledir. Kelaynaklar ya da pandalar yok olursa fakirleştiğimizi hissedeceğiz. Ama eğer hiç mevcut olmasalardı ve o ekosistemin içinde yine de insan türü gelişebilseydi, pandaların yokluğunun farkında bile olmayacaktık. İkişer bacağımız var ve biri eksilirse çok zorluk çekeriz. Eğer insan türü dört bacaklı olsaydı, ikisini kaybeden de çok zorluk çekecekti. Şimdi ise iki bacakla hiç güçlük çekmiyoruz.

Yani, birer yeri olması sebebiyle mevcut olmuş değildir bacaklarımız. Mevcut oldukları için bacaklarımızın birer yeri vardır.

Görülüyor ki, saatlerimiz ya da saat gibi tıkır tıkır işleyen organizasyonlarımız söz konusu olduğunda tartışmayı bile abes bulacağımız bir prensip, yani unsurların önce birer yeri olduğu ve esas olanın her şeyi yerine yerleştirmek olduğu prensibi, etrafımızdaki bir yığın sistem için manasızdır. Bana sorarsanız manasız olmaktan öte, tahrip edicidir. Futbol takımlarını birer saat gibi tasarlamaya kalktığınızda, geriye, seyredilmeye değer bir şey kalmaz. Böyle planlamaya başladığımızdan beri şehirlerimizin can çekişmeye başlaması gibi…

Bauman Postmodernity and Its Discontents’in ilk bölümünde, düzen kavrayışımız ile şeyleri yerlerine yerleştirmek arasında sıkı bir korelasyon olduğunu gösterir. Şeyler yerlerindeyse, kendimizi düzenli bir çevrede hissederiz. Ve eğer şeylerin yerlerini onlar var olmasa da mevcut olan bir vasıf olarak kabul edersek, demek ki, üstümüze düşen iş, yerleşim planını keşfetmek ve sonra da her şeyi yerine yerleştirmekten ibarettir. İddia edip duruyorum ki, yer dediğimiz vasfın, o yerleri işgal edecek olan şeylerden bağımsız olarak zaten ve baştan mevcut olduğunu düşünüyor, sonra da kendi kafamızdaki yerleşim planına göre her birimizi öngördüğümüz yerlere yerleştirmeye çalışıp duruyoruz.

Bir manada bakarsak, demek ki, koreografisi bir yerlerde yapılmış bir dansı gerçekleştirmeye çalışmaktayız. Aramızdaki anlaşmazlıklar koreografinin şöyle değil de böyle olduğu konusundan ibaret. Yoksa hemen hepimiz, bir koreografinin mevcut olduğu konusunda mutabıkız. Halbuki, öyle görünüyor ki, şehirlerin, lisanın, insan beyninin, insan organizmasının, ekosistemin koreografisi yok. Bu gösterilerde her bir dansçı kendi adımlarını başka adımlara uydurmaya çalışıyor ve ortaya bir gösteri çıkıyor.

Bauman haklıysa, şeylerin kendileri yerleşmeden önce bir yerleşim planları olduğunu da kabul edersek, demek ki, lisanı, beyni, organizmayı, şehirleri filan düzensiz bulmamız gerekir. Hümanistler ve onların izinden gidenler, zaten, lisanı, şehirleri intizamsız buldular. Şehirleri tanzim etmek için muazzam kudretler temerküz ettirdik ve şehirlerimizi perişan ettik. Lisanı tanzim edecek kadar kudretli otoriteler henüz inşa edemedik, John Wilkinslerin çabaları akim kaldı. Dolayısıyla lisanlarımız iyi kötü yaşıyor. Beyni intizamsız bulmamız elbette mümkün değildi. Onun organizasyonu hakkında tuhaf teoriler geliştirdik. Bundan sadece 15 yıl önce bile beyin hakkında neredeyse zır cahildik. Çünkü düzeni kavrayış tarzımız, beynin görünen organizasyonunu açıklamaya uygun değildi. Haftaya göstermeye çalışacağım, ekosistemin düzenini de inkar etmeyi içimize sindiremedik, evrim teorisini baş aşağı edip yüz yıl boyunca oyalandık.

Şimdilik şöyle tamamlayayım: Eğer her şeyin önceden ve kendi mevcudiyetinden bağımsız bir yeri varsa, mesela Coca Cola’nın da bir yeri vardı. Adamın biri onu şişeleyip pazarlamadan önce vardı ve Coca Cola o yeri doldurdu. Dolayısıyla eğer Coca Cola’yı alt etmek istiyorsanız ya onu yerinden edecek, ya da —en azından— onun yerini onunla paylaşmaya onu razı edeceksiniz. Uzun süre bu varsayımlarla iş gördük. Bugün hala iş aleminin temel varsayımlarından biri, zımnen, budur. Rekabet böyle işlemez ama böyle algılanır. Ama Güvengiller, yani marka uzmanları, en azından bir bölümü, yenilerde keşfettiler ki, her marka kendisi olmasaydı mevcut olmayacaktı olan bir boşluğu doldurur. Marka olmanın yolu da buradan geçer.

Newton her üç boyutta da eksi sonsuzdan artı sonsuza uzanıp giden, ezelden beri öyle yayılmış olan, ebediyete kadar da yayılmış kalacak olan bir sahne varsayarak işe başlamıştı. İçinde hiçbir şey olmasa da sahne vardı. Bugünün fizikçileri, en azından bazıları (mesela bkz Smolin, Three Roads to Quantum Gravity), böyle yansız, şeylerin içinde kendi yerlerini bulacağı bir sahnenin mevcut olmadığını söylüyor. Sahne olarak algıladığımız şey, ancak içinde bir şey var olacağı zaman var olur. Ve sahne de, tıpkı içinde var olan şeyler gibi, oyunculardan bir oyuncudur.

Neticeten…

Boş tribünlere dönüp, olmayan seyircinin olay çıkarma ihtimaline karşı ciddiyetle 90 dakika beklemek, bana göre, en hafif tabiriyle budalalıktır. Bizde olsa, aynı görevliler önce belki çaktırmadan, sonra da alenen sahaya döner, maçı seyrederler. Maç seyredilmeye değecek kadar matah bir şey olmayabilir, ama galip ihtimal, boş tribünlerden daha seyre değerdir. Demek ki kendimizi budala olmadığımız için eleştirip duruyoruz.
Cemalettin N. TAŞCI

İktisat Nedir?

Posted in: CNT'den by Güven Borça on 29 Mart 2010 | No Comments

Bu iktisat mevzuu çok tuhaf bir mevzu.

Biri başlıyor faizlerden, diyelim işsizlik oranlarını, büyümeyi ve saireyi güzel güzel bağlıyor. Oya gibi işliyor yani. Bütün desenler birbirine bağlı, hiçbiri diğer hepsinin önüne geçmiyor filan. Tam “tamam işte” diyecek oluyorsun, mesela “piyasadaki para miktarı”nın “dışsal” bir faktör olması gerektiği, hatta “sabit” bir tabana yaslanması gerektiği gibi bir iddia, en azından ima ile karşılaşıyorsun. Sonra aynı desenler, “bu dışsal ve sabit parametrenin deforme edilmesinin yol açtığı hasar”ı açıklamak (!) kastıyla birer birer çözülüyor.

Öteki başlıyor, diyelim güven, para miktarı, paranın katmanlar arasındaki difuzyonu ve saire derken, aslında aynı oyayı başka bir yerden başlayıp işliyor. Küt diye “haksız kazanç” dediği bir kayaya tosluyor. Öyle bir anlatıyor ki, sanki, kimin ne kadar kazanmasının hak olduğu, dışarılarda bir yerlerde, bir tür ayet gibi yazılmış. Sanki haksız bulduğu o kazanç birbirine ilmek ilmek bağladığı onca değişkenin bağlantılarından filan zuhur etmiyor da, herif “güzel güzel işleyen sistem”in işleyişine muhalif birşeyler yapıp da o kazancı elde etmiş.

Daha önce defaatle “iktisattan anlamam” dedim. Hala da aynı kanaatteyim. Ama son zamanlarda, çeşitli ortamlarda, iktisat hakkında sıklıkla fikir beyan etmek zorunda kaldım. Bir vakitler benzer bir sıkıntıyı siyaset konusunda çekmiştim. Siyasetten anlamam ve bunu her söylediğimde, zaman zaman “siyasi danışmanlık” yapan bir insanın böyle söylemesi tuhaf karşılanırdı. Neticede “siyasetin soyolojisinden anlarım, iyi anlarım” diye tamamlayarak, hasarı kısmen gidermeyi öğrenmiştim.

İktisattan anlamam ama iki şeyi anlarım. Birincisi, iktisat hakkında gevezelik edip duran ve kendilerine iktisatçı muamelesi yapılan zevatın akıl yürütme tarzından anlarım. Dolayısıyla hangi iktisadi olguya hangi reaksiyonları göstereceklerini az çok tahmin edebilirim. (Eh, iktisat da kısmen bu zevatın reaksiyonlarından zuhur ettiğine  göre, iktisattan da anlamış mı oldum? Hayır. Çünkü iktisatın bu zevatın reaksiyonlarına nasıl rekasiyon göstereceğini bilmem.) Gazetelerde futbol hakkında yorum yazıp duranların, hangi maçtan sonra ne laf edeceklerini tahmin etmek için futbolcu olmak gerekmemesi gibi bir şey yani.

İkincisi, kompleks sistemlerden anlarım ve iktisat kompleks bir sistemdir. Kompleksliğini gidermek için ne yaparsanız yapın, hatta SSCB gibi “olabildiğince kapalı” ve “olabildiğince planlı/kontrollü” bir ekonomi inşa edin, iktisat kompleks kalmaya devam eder.

Özellikle Anglo-Saksonlarda yaygın olduğunu tahmin ettiğim bir “piknik oyunu” var. Boşlukta oturur gibi yapar, dizlerinizi kırarsınız. Birisi gelir sizin dizlerinize “sahiden” oturur. Bir başkası onun dizlerine oturur. Neticede çember tamamlanır ve sonuncu şahsın dizleri de sizin poponuzun altına girer. Bilmiyorum deneyeniniz var mı, ama benzer bir çemberi tamamlayanınız varsa bilir ki, bu çemberde herkes “sahiden” oturur. Ortada “oturacak herhangi bir şey yok”tur ama “herkes” oturur.

İktisat tam da böyledir. İki anlamda…

Birincisi, “literally” herkes iktisadi çemberin oturan birer oyuncusudur. Yani herkes birbirinn “kucağına” oturur. İkincisi, iktisadi kavramlar, mesela faiz, büyüme, borç, emisyon ve saire birbirlerinden başka herhangi bir “dışsal” ve “concrete” dayanağa ihtiyaç duymayan, “birbirlerinin dizine oturan” kavramlardır.

Kimin kimin kucağına oturduğunu, falanca biraz kaykıldığında filancanın hangi gerilimlere maruz kalacağını filan bilmem ve bu anlamda iktisattan anlamam. Lakin iktisatın özde böyle bir şey olduğunun, “dışarıda” herhangi bir dayanağı olmadığının, aslında “dışarısı” diye bir şeyin mevcut olmadığının, son zamanlarda daha da şaşırarak görüyorum ki, farkında olan pek az kişi var.

Aslında sözünü ettiğim “piknik oyunu” iktisadı anlatmak için çok da uygun olmayabilir. Çünkü “oyuncu”lardan biri olan demografi ve bir başkası “bilgi/know-how” mesela, “oturdukları yerde oturmaz”lar. Dolayısıyla çemberin, bir defa tamamlandıktan sonra ilelebet stabil kalması gibi bir durum da söz konusu değildir. (“İyi ki değildir” diye belirtmek de lazım mı?) Zaten –herşeyden önce– bu yüzden kompleks bir sistemdir iktisat. Her an yeniden zuhur eder.

Diyelim “kağıt paranın icadı” daha önceki kavramlardan türemiş olsa da, kısa süre içinde bazı “iktisadi aktörler”, kağıt paranın mevcudiyeti sayesinde daha önce mümkün olmayan bazı “hamleler”in mümkün hale geldiğini “fark ettiler”. Daha önce mümkün olmayan bir yığın spekülatif ve manipülatif manevra mümkün hale geldi. Bu manevralar bir yığın kişinin, daha önce hayal bile edilemeyecek kadar zengin olmasına imkan sağladı. Ama bu zenginlikler, “başkalarından çalınmış” zenginlikler değildi.

Bu süreç içinde birçok kişi, “kağıt para”nın “altın/gümüş para”dan neden ve nasıl farklı olduğunu idrak edemediği, “eski düzenin sürmesini temenni etmesinin eski düzeni sürdürmeye yeteceği” kanaatini muhafaza ettiği için (temelde temenni yetersiz olduğundan), iktisaden verimsiz, hatta zararlı faaliyetlerini sürdürüp durdu. Neticede fakirleşti. Sadece “izafi” olarak fakirleşmedi, elindeki “gerçek” kıymetleri kaybetti. Ama bu hal, yani servetin el değiştirmesi, birilerinin başkalarının malını çaldığı manasına gelmez. Gelmez (çünkü iktisat, en başta, sıfır toplamlı bir oyun değildir) ama genellikle böyle yorumlanır.

Buraya uzun bir parantez açayım: Altın/gümüş paradan kağıt paraya geçiş, sadece “servet transferi”ne yol açmadı. Daha önceki iktisatta mümkün olmayan bir yığın şeyi imkan dahiline taşıdı. Bugün her birimiz Sultan Süleyman’dan daha zenginsek, bunu, belki de başka her şeyden çok, kağıt paranın icad edilmiş olmasına borçluyuz. Kağıt para icad edilmeseydi bu zenginliği üretemezdik. Daha önce altın/gümüş de “concrete” bir dayanak sağlamıyordu ama binyıllar içinde sağlanmış bir “stabilite” sayesinde, “concrete” bir zeminin mevcut olduğu yalancı kanaatini besleyebiliyordu. Benim kanıma dokunan, bir yandan “concrete” bir zemine hasret duyup, kağıt parayı (sonra da başka şeyleri, mesela bugün kredi kartlarını) bir “yozlaşma” olarak niteleyenler, bir yandan da zenginleşmeye en hevesli olanlar. Hani deseler, “zenginlik filan istemiyoruz, yeter ki zenginliğin nasıl yaratılacağını belirleyen kurallar böyle ‘zıplayarak’ değişmesin, benim ‘öğrenmiş’ olduğum kurallar hiç değilse ben ölene kadar cari kalsın”, canımı yesinler. Ama öyle demiyorlar. Öyle bir tablo çiziyorlar ki, sanki kredi kartları, daha genelde elektronik para icad edilmemiş olsaydı da dünya böyle zenginleşip duracak, kendi ürettiklerini satmayı sürdürüp duracaklar.

Kompleks sistemler “kuralları olan” sistemlerdir. Aslında kurallarından başka pek az şeyleri olduğu bile söylenebilir. Tıpkı lisan gibi… Lisan da, özünde, bir dizi kuraldan ibarettir. Nasıl lisana bir “strüktür”, bir “amaç”, bir “hal” öngöremezseniz, iktisata da bezer şeyleri öngöremezsiniz. Lisan zuhur etmiş, insanlar arasında iletişimi ve insanın “düşünme”sini mümkün kılmış, yaygın bir mutabakatla durmaksızın değiştirilerek geliştirilmiştir. Benzer şekilde iktisat da zuhur etmiş, insanların hayallerini gerçekleştirmesini mümkün kılmış ve yaygın bir mutabakatla durmaksızın geliştirilmiştir. Her ikisi de geliştirilip duruyor. Hatta “kuralları” da geliştirilip duruyor.

Edilgen kip kullanıyorum, çünkü ne lisan ve ne de iktisat “kendi kendilerine”, Allah’ın emri olan bir güzergah boyunca, “kaderleri”ni gerçekleştirmek üzere gelişmezler. Onları “biz” geliştiririz. Ama biz de, mesela akli bir takım süreçlerle lisana ve iktisada bir “gelişme güzergahı” belirleyemeyiz. Hem lisan ve hem de iktisat, her gün yeni unsurların eklenmesi ve örgütlülüğe katılmasıyla biraz daha karmaşıklaşarak, inişli çıkışlı bir güzergahı “açar”lar. Yol, açılmadan önce yoktur yani. Açılır ve yürünür. Kredi kartı kullanırsak bir yol, kullanmazsak başka bir yol açılır.

Şimdi, mevcut iktisadı eleştirirken, demek ki, “dışsal” doğrulara uygun olup olmadığıyla, mesela “suçsuz/kabahatsiz insanların servetlerini kaybetmesi” veya ABD’nin dolar basıp mal almasının uygunsuzluğu filan gibi faktörlerle eleştirmek, umuyorum demiş oldum ki, manasızdır. ABD dolar basıp, başkalarının bir yığın emekle ancak elde ettiklerini emeksiz elde edebilir ve bu hal herkesin işine geliyorsa, geldiği sürece de sürdürülebilir. “Alemin dokusu” öyledir ki, benzer unsurlar arasında asimetriler üreterek kompleks sistemler inşa eder. İktisat, diğer bütün kompleks sistemler gibi, özünde sayısız asimetri barındıran, mevcudiyetini bu asimetrilere borçlu olan bir sistemdir.

Asimetrilerin hemen hepsi, baktığınız yer öyle gerektiriyorsa, “eşitsizlik/adaletsizlik” olarak görünür. Ama bundan 300 yıl önce eşitsiz/adaletsiz gördüğümüz bir yığın şeyi bugün pekala adil, masum bir “farklılık” olarak görüyor olduğumuzu da unutmayalım. ABD’nin diğer bütün aktörlerden “farklı” olması, kolayca adaletsizlik olarak görünebilir. Bu görüş, eğer “emek” denen soyut kavramın asli iktisadi üretici olduğunu düşünüyorsanız, kaçınılmazdır da. Çünkü ABD dolarının ardında bir “emek” yok. Yok mu? “Emek”i nasıl tanımladığınıza bağlı. (Benim tanımıma göre mesela, yok.)

Ben, kendi hesabıma, ABD’nin “orijinal” pozisyonunu “yargılamak” yerine “anlama”ya çalışmayı tercih ediyorum. Eğer Türkiye’de bir takım aklı evveller, “görüyor musun bak, herifler çok çalışıyor, dolayısıyla da zengin oluyorlar” filan gibi akıl (!) yürütmelerle Türkiye’nin dokusunu tahrip etmeye yönelik bir takım teşebüslerine ABD’nin pozisyonunu dayanak olarak kullanmasalar, kendi hesabıma, bu pozisyona itiraz etmek aklıma bile gelmeyebilir. Ama öyle olmuyor, yeryüzüne gelmiş en tembelleştirilmiş, en ahmaklaştırılmış toplumu, “sırf zengin olduğu için”, Türkiye’nin önüne model olarak koyuyorlar. ABD’nin mevcut olduğu bir dünyada başka herhangi bir toplumun “ABD pozisyonu”na gelemeyeceğini, ne yaparsa yapsın gelemeyeceğini, ABD’nin pozisyonunun ahalisinin yapıp ettiklerinden doğmadığını, spesifik bir savaş ve iktisat tarihinin neticesi olduğunu fark edemeyen birileri, “ABDliler gibi yaparsak biz de ABD oluruz” gibi manasız hayaller inşa ediyor, ahaliyi de peşlerinden sürüklemeye çalışıyorlar.

ABD’nin pozisyonu asimetriktir ve bu asimetri herkesin işine geliyorsa, sürer. Ama anlaşılan o ki, herkesin işine gelmiyor. Her geçen gün daha az kişinin işine geliyor. Dolayısıyla da sürdürülemeyecek. Çemberin içinden biri veya birileri kalkacak. “Hepimiz” paldır küldür düşeceğiz, veya ayakta kalacak, yorulacağız. Bu da elbette dünyanın sonu olmayacak. Yeni şartlar, bir yığın insana yepyeni fırsatlar sağlıyor olarak görünecek. Aralarında benim de bulunduğum, kalan büyük çoğunluk, “ah eski güzel günler” nostaljisiyle, olağanüstü fakirleşmiş olarak, günümüzü dolduracağız. Yeni fırsatların zuhur ettiğini fark edenlerin bir bölümü, yepyeni icatlarda bulunacak. Herkesin başkasının kucağına oturduğu, ama öncekinden bambaşka bir çember kurulacak. Bu iş elbette zaman alacak.

Uzuyor ama, söylemezsem olmaz: Mesele, demek ki, ABD’nin pozisyonunun asimetrisinden kaynaklanmıyor. Yani birileri asimetrisiz bir alem hayal edebiliyor olsa da, onların “ayağa kalkacak” gücü yok. Sistem, ayağa kalkabilecek kadar güç sahibi olanların (ki mevcut sistem onların oranını da hızla eriterek bu kadar süreyle devam edebildi) bazılarının, “daha çoğunu elde edebileceği” hayaliyle kalkıvermesiyle çözülecek. Neyse…

Geçende sözünü ettiğim “İlk Modernler” adlı kitabında Everett’in, 20. Yüzyılın başlarında, alemin aslında “discrete” olduğunun birbirinden farklı alanlarda nasıl fark edildiğini anlattığını söylemiştim. Everett’in sözünü ettiği “discreteziation”, bence, farklı yerlerde farklı kavramları karşılamak için kullanılmış. Ama dert değil. Mühim yanı şu: Mesela ressamlar, objelerinin, “discrete” unsurlardan meydana geldiğini fark etmişler ve objeyi bu unsurlara parçalayıp, parçaları yeniden organize etmeyi denemişler. Puantilizm bu anlamda bir deney olduğu gibi Kübizm de bir başka güzergahtan aynı deney. Nihayet soyut resim de başka bir deney. Filan.

Ressamların farkına vardığı şey, bir anlamda şu: Obje bir yığın bileşenden oluşur ve onu bir obje olarak “algılayan” insan zihnidir. Dolayısıyla “bilgi” objenin kendisinde değil, onun bileşenlerinin “arasındaki ilişkiler”i yorumlayan zihindedir. Objenin objeliği de, bileşenlerinin arasındaki ilişkilerdedir. Everett’in birçok nüansı ihmal edip, bir çok farklı kavramı “discretization” olarak tarif ediyor olması beni çok da rahatsız etmedi ama onun yaklaşımı kafamda bir şeyleri kurcalayıp durdu. Neticede dün, Friedman’ın “The World is Flat”ına bakmayı akıl ettim. Çok (“aşağılık” derecesinde çok) küstah bulduğum için ilk birkaç bölümünden sonrasını okumadığım kitabın ilk sayfalarında Friedman, “iş”in “disaggregate” edilip, farklı bileşenlerinin farklı unsurlara ihale edildiğini söylüyor.

“İş”i disaggregate” edip, onu yeniden örgütleyerek Ford, 20. Yüzyılın başlarında, demek ki Kübistlerin resimde yaptığını sanayide yapmıştı. Peki o halde, şimdi yapılan nedir? Radyologların CAT veya MRI çıktılarını net üzerinden Hindistan’a yollayıp, raporların yazım işini Hintlilere devretmesi, veya Reuters’in (ancak her biri birer deha olan Amerikalı gazeteciler tarafından gerçekleştirilebilir olan) “yorumlama” işini anlık bilgi işlemeden ayırıp, ikincisini Hindistan’da yaptırması ne manaya gelir?

Bu süreç, ister Ford’un yaptığı, Taylor’un teorize ettiği 20. Yüzyıl başındaki sürecin 21. Yüzyıl başındaki yeni versiyonu olsun, isterse “bambaşka” bir adı hak edecek kadar farklı bir “üslup” olsun (hangisi olduğuna kendi hesabıma, henüz karar veremedim), iktisatta, çemberin her yanındaki gerilimleri ciddi ölçüde değiştirecek bir şeydir. Dahası, neyin nasıl etkileneceği hakkında “çizgisel” yorumlar kendi paylarına çok makul görünse de, “topyekün çember”in nasıl reaksiyon göstereceği tahmin edilemeyecek kadar ciddi bir darbe etkisinden söz ediyoruz.

Net bakiye olarak, “yeni iktisat” bahse konu olduğunda, “eski iktisat”ın aşınmış varsayımlarını birebir istihdam ediyor gibi gördüğüm Çin’in değil, “olmamış olanı olduran” Hindistan’ın daha “gelecek vaad eden” bir aktör olduğu hususundaki sezgimi de teyid edecek bir “veri” bulmuş oldum. Huzura erdim.

Galiba, bitirmeden şunları da söylemem lazım geliyor: Şahsen, ABD’den zerre kadar hoşlaşmam. Bir kere gitmişliğim var (o da Florida’ya, yani ABD sayılırsa), iki hafta bitse de dönsem diye gün saydım. ABD merkezli mevcut “düzen”in sonunun geldiğini düşünüyorum ve defalarca söyledim. Eğer sonu gelmemişse, sonunu getirmek için yapabileceğim herşeyi yapmaya da hazırım. Bu paragrafta buraya kadar söylediklerim, benim değer yargılarım. Değer yargılarım elbette, neler olup bittiğini anlamaya çalışırken üzerimden çıkarıp askıya asacağım gömlekler değil, hep benimle birlikteler. Ama “sadece” değer yargılarıma yaslanarak tahlil yapmanın, herkesi olduğu gibi beni de, “temenni”ler ile “gerçekler”i lüzumsuz yere karıştırmaya sürükleyeceğini düşünürüm. Dolayısıyla, becerebildiğim ölçüde empati kurarak, başka değer yargılarını da hesaba katmaya çalışırım. Hatırlatayım dedim.

Not: Bu yorucu mesajı kışkırtan makaleye aşağıdaki köprüden ulaşılabilir: http://www.henryckliu.com/page152.html

Sevgiler

CNT ‘80