CNT'den

Yer

Posted in: CNT'den by Güven Borça on 29 Nisan 2010


Türkiye milli futbol takımı cezası sebebiyle Malta maçını Almanya’da ve seyircisiz oynadı. Toroğlu maç yorumunda bir teferruatı dikkatlerimize taşıdı: 15 kadar emniyet görevlisi, boş tribünlerin önünde, mevcut olmayan seyircinin olay çıkarma ihtimaline karşı, yüzleri tribünlere dönük olarak, 90 dakika boyunca, vazifelerini bir an bile aksatmadan durmuşlardı. Bu disiplin Toroğlu’nun çok hoşuna gitmiş görünüyordu.

Toroğlu, bilen bilir, Gerets orta sahanın ortasındaki genç Mehmet’i oyundan alıp yerine bir forvet sokmak istediğinde Sabri’yi defansın sağına çekip, maça defansın sağında başlayan Cihan’ı Mehmet’in yerine kaydırınca da küplere biner. Ne bu tür tahlillerde ve ne de kodu mu oturtacak Genelkurmay Başkanlarına hasret duymada Toroğlu’nun yalnız olmadığını çok iyi biliyorum. Biliyorum ki neden Almanya kadar başarılı olmadığımız üzerinde fikir jimnastiği yapmaya kalkan herhangi birine, Almanya’da boş tribünlere karşı birer heykel gibi vazife sürelerini tamamlayan emniyet görevlilerinin disiplininin işaret edilmesi kafi bulunur. Fazla söze ne hacet? İş ne olursa olsun, o işi üstlenmiş olan ekibin aksayan bir üyesi çıkarılınca, “takımın üstüyle başıyla fazla oynamadan”, onun ikamesi olanın boşalan yere yerleştirilmesi gerektiği hususunda da hemen herkes hemfikirdir. Bizlerin, yani bu tür dişli değişimlerini pek beceremeyenlerin, yani işe göre adam değil adama göre iş uydurma telaşında olanların iki yakası elbette bir araya gelmeyecektir.

İşe göre adam mevzuuna daha sonra geleceğim. Aslında Toroğlu’nun Malta maçı yorumlarını okurken, saat gibi bir alem talebinin nerelere kadar ulaşmış olduğu ve ne tür neticelere yol açmakta olduğu hususunda yeni misaller bulduğum için ziyadesiyle memnun olmuştum. Ama Güven’den yediğim fırça sebebiyle saat konusunda perhize başlıyorum ve bu hususta bağlantıları kurma işini sizlere bırakıyorum. Yani saat, söyleyeceğim her lafın altında uzanmış yatıyor. Güven’e çaktırmasanız iyi olur ama lütfen görmezden gelmeyin.

Futbol aleminden bir başka misalle yola devam edelim. Eskişehirspor geçen yıl elindeki fırsatı tepip, doğrudan terfi etme şansını kaybetti. Adeti olduğu üzere, Eskişehirlilerin yüreğini ağzına getirip, uzun bir terfi serisinin sonunda Lig A’ya çıktı. Yeni sezonun ilk üç haftasında üç galibiyetle liderlik koltuğuna oturunca, birden, Eskişehirliler bu sezon Süperlig’e terfi etme hayalleri kurmaya başladılar. Dördüncü haftada kendi sahalarında oynadıkları maçta her taraftarın oturacağı koltuğa siyah, kırmızı ya da beyaz kartonlar yerleştirilmiş, bir tribün gösterisi hazırlanmıştı. Her taraftar kendi hissesine düşen kartonu kaldırınca, gerçekten de görülmeye değer bir manzara oluştu. Gerçi kartonlar yüzünden sahayı göremediler ama ne gam! Hatta en yakın rakiplerine sahalarında yenilmiş olmaları bile onları fazla incitmedi. Sergiledikleri performansın ertesi gün gazetelerin spor sayfalarını süsleyeceğinden çok emindiler ve mutlu uyudular. Ama ertesi gün muazzam bir hayal kırıklığı oldu. İstanbul basını onları görmezden gelmişti.

Yeri geldi. Parantez içinde konuşalım: Ligde terfi etmek için mücadele etmeleri gerektiğini, dolayısıyla da maça kazanmak için çıkmaları gerektiğini hesaba katarsak, kaybettiklerine üzülmeyip spor sayfalarında yer alamadıklarına üzülmeleri tuhaf görünebilir. Eskişehirliler son derece irrasyonel bulunabilir. Bu varsayımlardan yola çıkarak tuhaf tuhaf analizler yapılıp, tuhaf tuhaf tedbirler geliştirilebilir. Ve hepsi de son derece irrasyonel olur. Çünkü Eskişehirlilerin Eskişehirspor vasıtasıyla karşılamaya çalıştıkları talep, saygı görme, tanınma talebidir. Eskişehirspor’un mevcudiyeti de, Süperlig’e terfi etmesi de, bu çerçeve içinde mana taşır. Bir vakitler MHP parlamento dışında kaldığında, MHP sempatizanlarını asıl inciten şeyin medyada zikredilmemek olduğunu fark edince şoka uğramıştım. ODTÜ’lerden mezun olmaklara, İtalya’lardan giyinmeklere ve sair şeylere mana katan, aslında hep benzeri bir duygudur. Yani Maslow halt etmiştir, insan her şeyden önce tanınmak, bilinmek, saygı görmek içindir. Bu tespiti, özellikle mahalli, ulusal ve uluslar arası siyaseti mühendisleştiren ve sonra da sırtı neden yerden kalkmıyor diye kara kara düşünenlere ithaf edip, parantezi kapatayım.

Toroğlu’nun imrendiği emniyet görevlilerinin herhangi biri yerini kaybetse, tribünden bakan biri aksaklığı hemen tespit eder. Her bir görevlinin yeri, kendisi o yeri doldurmasa da mevcuttur. Toroğlu’nun hesabına göre, futbol takımlarında futbolcular da, kendileri olmasa da mevcut olan birer boşluğu doldururlar. Es-Es’in tribün gösterisinde de kendi kartonunu kaldırmayan bir seyirci, tribünde çürük bir diş gibi besbelli olacaktır. Her birinin kartonu, onlar daha yerlerini almadan önce, onların yerlerine yerleştirilmiştir. (Güven ne derse desin, işimi şansa bırakamayacak, söylemeden edemeyeceğim: Tıpkı saat gibi. Saatteki dişlilerin, millerin her biri, kendileri yerleştirilmeden önce de mevcut olan bir yere yerleştirilir.)

Sartre ise demişti ki, mealen, “Her insan, kendisi olmasaydı mevcut olmayacaktı olan bir boşluğu doldurur.” Öyle midir? Öyledir. Eğer, söz temsili, üç kardeş iseniz, bir kardeşiniz daha olsaydı fazla olmayacaktı. Yersiz kalmayacaktı. Ailenizin organizasyonu, sanki dört çocuk elzemmiş gibi şekillenecekti.

Daha önce değindim, lisan da aile gibidir. Kelimelerin her biri, kendisi olmasaydı mevcut olmayacaktı olan bir boşluğu doldurur. Şehirler de lisan gibidir. Sizin bir apartman görmeye alıştığınız köşede eğer vakt-i zamanında bir park yapılmış olsaydı, orasının bir apartmanın yeri olduğunu hiç düşünmeyecektiniz. İnsan beyni de şehirler ve lisan gibidir. Milyarlarca nöronunuzun her biri bir şeyler yapar. Yaptıkları şeyi değil de başka bir şeyi yapsaydı, siz olduğunuzdan başka biri olacaktınız ve o nöronun şu işi değil de bu işi yapması gerektiğini asla söyleyemeyecektiniz.

Başka birçok şey de lisan, şehirler filan gibidir ama en çok ve her şeyden önce ekosistem böyledir. Kelaynaklar ya da pandalar yok olursa fakirleştiğimizi hissedeceğiz. Ama eğer hiç mevcut olmasalardı ve o ekosistemin içinde yine de insan türü gelişebilseydi, pandaların yokluğunun farkında bile olmayacaktık. İkişer bacağımız var ve biri eksilirse çok zorluk çekeriz. Eğer insan türü dört bacaklı olsaydı, ikisini kaybeden de çok zorluk çekecekti. Şimdi ise iki bacakla hiç güçlük çekmiyoruz.

Yani, birer yeri olması sebebiyle mevcut olmuş değildir bacaklarımız. Mevcut oldukları için bacaklarımızın birer yeri vardır.

Görülüyor ki, saatlerimiz ya da saat gibi tıkır tıkır işleyen organizasyonlarımız söz konusu olduğunda tartışmayı bile abes bulacağımız bir prensip, yani unsurların önce birer yeri olduğu ve esas olanın her şeyi yerine yerleştirmek olduğu prensibi, etrafımızdaki bir yığın sistem için manasızdır. Bana sorarsanız manasız olmaktan öte, tahrip edicidir. Futbol takımlarını birer saat gibi tasarlamaya kalktığınızda, geriye, seyredilmeye değer bir şey kalmaz. Böyle planlamaya başladığımızdan beri şehirlerimizin can çekişmeye başlaması gibi…

Bauman Postmodernity and Its Discontents’in ilk bölümünde, düzen kavrayışımız ile şeyleri yerlerine yerleştirmek arasında sıkı bir korelasyon olduğunu gösterir. Şeyler yerlerindeyse, kendimizi düzenli bir çevrede hissederiz. Ve eğer şeylerin yerlerini onlar var olmasa da mevcut olan bir vasıf olarak kabul edersek, demek ki, üstümüze düşen iş, yerleşim planını keşfetmek ve sonra da her şeyi yerine yerleştirmekten ibarettir. İddia edip duruyorum ki, yer dediğimiz vasfın, o yerleri işgal edecek olan şeylerden bağımsız olarak zaten ve baştan mevcut olduğunu düşünüyor, sonra da kendi kafamızdaki yerleşim planına göre her birimizi öngördüğümüz yerlere yerleştirmeye çalışıp duruyoruz.

Bir manada bakarsak, demek ki, koreografisi bir yerlerde yapılmış bir dansı gerçekleştirmeye çalışmaktayız. Aramızdaki anlaşmazlıklar koreografinin şöyle değil de böyle olduğu konusundan ibaret. Yoksa hemen hepimiz, bir koreografinin mevcut olduğu konusunda mutabıkız. Halbuki, öyle görünüyor ki, şehirlerin, lisanın, insan beyninin, insan organizmasının, ekosistemin koreografisi yok. Bu gösterilerde her bir dansçı kendi adımlarını başka adımlara uydurmaya çalışıyor ve ortaya bir gösteri çıkıyor.

Bauman haklıysa, şeylerin kendileri yerleşmeden önce bir yerleşim planları olduğunu da kabul edersek, demek ki, lisanı, beyni, organizmayı, şehirleri filan düzensiz bulmamız gerekir. Hümanistler ve onların izinden gidenler, zaten, lisanı, şehirleri intizamsız buldular. Şehirleri tanzim etmek için muazzam kudretler temerküz ettirdik ve şehirlerimizi perişan ettik. Lisanı tanzim edecek kadar kudretli otoriteler henüz inşa edemedik, John Wilkinslerin çabaları akim kaldı. Dolayısıyla lisanlarımız iyi kötü yaşıyor. Beyni intizamsız bulmamız elbette mümkün değildi. Onun organizasyonu hakkında tuhaf teoriler geliştirdik. Bundan sadece 15 yıl önce bile beyin hakkında neredeyse zır cahildik. Çünkü düzeni kavrayış tarzımız, beynin görünen organizasyonunu açıklamaya uygun değildi. Haftaya göstermeye çalışacağım, ekosistemin düzenini de inkar etmeyi içimize sindiremedik, evrim teorisini baş aşağı edip yüz yıl boyunca oyalandık.

Şimdilik şöyle tamamlayayım: Eğer her şeyin önceden ve kendi mevcudiyetinden bağımsız bir yeri varsa, mesela Coca Cola’nın da bir yeri vardı. Adamın biri onu şişeleyip pazarlamadan önce vardı ve Coca Cola o yeri doldurdu. Dolayısıyla eğer Coca Cola’yı alt etmek istiyorsanız ya onu yerinden edecek, ya da —en azından— onun yerini onunla paylaşmaya onu razı edeceksiniz. Uzun süre bu varsayımlarla iş gördük. Bugün hala iş aleminin temel varsayımlarından biri, zımnen, budur. Rekabet böyle işlemez ama böyle algılanır. Ama Güvengiller, yani marka uzmanları, en azından bir bölümü, yenilerde keşfettiler ki, her marka kendisi olmasaydı mevcut olmayacaktı olan bir boşluğu doldurur. Marka olmanın yolu da buradan geçer.

Newton her üç boyutta da eksi sonsuzdan artı sonsuza uzanıp giden, ezelden beri öyle yayılmış olan, ebediyete kadar da yayılmış kalacak olan bir sahne varsayarak işe başlamıştı. İçinde hiçbir şey olmasa da sahne vardı. Bugünün fizikçileri, en azından bazıları (mesela bkz Smolin, Three Roads to Quantum Gravity), böyle yansız, şeylerin içinde kendi yerlerini bulacağı bir sahnenin mevcut olmadığını söylüyor. Sahne olarak algıladığımız şey, ancak içinde bir şey var olacağı zaman var olur. Ve sahne de, tıpkı içinde var olan şeyler gibi, oyunculardan bir oyuncudur.

Neticeten…

Boş tribünlere dönüp, olmayan seyircinin olay çıkarma ihtimaline karşı ciddiyetle 90 dakika beklemek, bana göre, en hafif tabiriyle budalalıktır. Bizde olsa, aynı görevliler önce belki çaktırmadan, sonra da alenen sahaya döner, maçı seyrederler. Maç seyredilmeye değecek kadar matah bir şey olmayabilir, ama galip ihtimal, boş tribünlerden daha seyre değerdir. Demek ki kendimizi budala olmadığımız için eleştirip duruyoruz.
Cemalettin N. TAŞCI

Additional comments powered by BackType