CNT'den

Evrimi Nasıl Bilirsiniz?

Posted in: CNT'den by Güven Borça on 29 Nisan 2010


Daha önceki bültenlerde yazdıklarım gibi bundan sonra yazacaklarım da, neredeyse tamamıyla evrim düşüncesinden mülhemdir. Evrim düşüncesini, insanoğlunun bilme iradesinin bugüne kadar inşa ettiği en nadide eser olarak görürüm. Ama hangi evrim düşüncesini? Nasıl bir evrimden söz ediyorum?

Sahi siz evrimi nasıl bir şey olarak bilirsiniz?

Mesela hedefe küçük küçük adımlarla, kararlılıkla ve inatla yürüyen bir şey midir evrim? İşe yaramayan, vadesi dolmuş olanları eleyerek, mükemmel olana doğru yol alan bir süreç midir? Mesela Türkiye ya evrimleşecek ve önce İspanya, sonra —ne bileyim mesela— İngiltere filan olup evrim merdiveninin basamaklarını —kendisinden önce başkalarının tırmandığı basamakları— birer birer çıkacak yahut elenip gidecek midir? Mesela Denizli’de küçük bir aile işletmesi tekstil alanına yatırım yapmış ve evrimleşmiş midir? Şimdi aile işletmesi olmaktan çıkıp profesyonel yönetime geçerek evrimine devam ederse mükemmelleşecek, aksi halde küme mi düşecektir? İnsan, evrimin bir delili olarak, diğer bütün türlerin en rafine edilmiş olanı mıdır?

Eğer bunların bir kaçına olsun “Evet” cevabı vermişseniz, bağışlayın ama, evrim düşüncesinden bihabersiniz. Size evrim düşüncesi başlığı altında, ilkel bir 19. Yüzyıl gelişmeciliği kazıklanmıştır.

20. Yüzyılı severim. İddiam odur ki —eğer insanlığın bir istikbali varsa— gelecek nesiller 20. Yüzyılı, tıpkı bizim şimdi 17. Yüzyılı gördüğümüz gibi görecekler: Evrim düşüncesinin ve kuantum teorisinin geliştirildiği, nadide bir asır. Evrim düşüncesi derken Darwinci evrimden söz ediyorum ve Darwin’in de 19. Yüzyılın bir insanı olduğunu elbette biliyorum. Ama Darwin’in kendisinin Newtoncu olduğunu da görmezden gelmiyorum. Bugün Dawkins gibi birçoklarının “yürütülebilecek her zihinsel faaliyetin aslında Darwin’e dipnot düşmekten ibaret olduğu”nu iddia ettikleri gibi, Darwin de kendi döneminde, kayda değer her zihinsel faaliyetin Newton’a dipnot düşmekten ibaret olduğunu düşünüyordu. Bütün hayali, canlı organizmaların tarihinin Newton’u olmaktı.

Darwin bir manada muradına erdi, Newton’un yanında yatıyor. Newtoncu dünya tasavvurunu onarılmaz bir biçimde yaraladığı iddia edilen ve notlarında Newton’dan özür dileyen Einstein ise çok uzaklarda… Aslında Einstein’in yaptığı şey, tamiri imkansız bir biçimde hasar görmüş olan Newtoncu düşünceyi, bitkisel de olsa hayatta tutmaya çalışmaktan ibaret olarak görülebilir. Başarılamayacak bir işti, başaramadan öldü. Darwin’in açtığı yoldan gidenler ise, Newtoncu tasavvuru artık sadece düşünce dünyasının arkeologları için mana taşıyan bir şey haline getirdiler.

Şunu da unutmamak lazım herhalde: Evrim düşüncesi Darwin’le başlamış bir şey değil. Sadece türlerin değil tabiatta mevcut olan her şeyin değişimini yöneten kuralları keşfetmek, çok eskiden beri birçok kişiye cazip gelmişti. Darwin’in döneminde evrim, özellikle jeolojinin gelişimi ve çok sayıda fosilin ortaya çıkmaya başlaması yüzünden, daha çok ilgi çekmeye başlamıştı. Darwin bize işlek bir şema sundu. Ama ne yazık ki genetiği bilmiyordu. Tabiatıyla, genetiği bilmediğini de bilmiyordu. Ayrıca zihni Newtoncu tasavvurla bulanmıştı. Eğer Wallace da kendisininkine çok benzer bir teori geliştirmiş olmasaydı, yazdıklarını yayınlamadan önce daha da bekleyecekti. Çünkü, nihayetinde Newtoncu tasavvuru imha edecek olan şeması, kendi Newtoncu tasavvuruna sığmıyordu.

Darwin’in zihni bulanıktı, çünkü 19. Yüzyıl evrim düşüncesi için uygun bir fon değildi. Hani hoş bir aforizma vardır, varacağı liman belli olmayana hiçbir rüzgar yardım etmez diye. 19. Yüzyılın insanının varacağı liman belliydi, onlara rüzgar lazımdı. Darwin’i o lüzumlu rüzgar olarak kullandılar. Birçok manada… Mesela Kilise ile hesaplaşmak ve insanoğlunun hayatından dini ayıklamak isteyenler Darwin rüzgarıyla rahat rahat mesafe kat ettiler. Ya da mesela fiziği başarıyla deşifre eden ve canlı olmayan tabiatı avucumuzun içine almamızı sağlayan —en azından bu işi yaptığı düşünülen— kuralların benzerlerini bütün alanlarda keşfetmek ve böylelikle bütün alemi birkaç lineer diferansiyel denklemle ifade etmek isteyenler de Darwin’de yelkenlerini dolduracak çok şey buldular. Daha birkaç yüzyıl önceki dedeleri yokluk içinde kıvranırken şimdi dünyanın her kıtasını kontrol edebilmelerine açıklama arayanlar da Darwin rüzgarından çok faydalandılar.

Bu hengame içinde, Darwin’in söylediklerinin aslında “varılacak limanın mevcut olmadığı” manasına geldiğini, bunu ima ettiğini idrak etmek çok müşküldü. Onlar da idrak edemediler. İmal ettikleri şeyi evrim etiketiyle etiketlediler. Bugün hala kargodan çıkan evrim etiketli emtianın çoğu, 19. Yüzyılın haddini şaşırmış insanlarının imal ettikleri zırvalardır. Dolayısıyla evrim düşüncesinin 20. Yüzyılın bir eseri olduğunu söylemem sebepsiz değil. Onu 20. Yüzyılın insanları yaptı. Yine de, yüzlerce yıl önce başlayıp 20. Yüzyılda manalı bir biçim kazanan evrim düşüncesinin yolu üzerinde Darwin, muhtemelen en etkili ara konaktır. Bu yüzden evrimden söz ederken onu Darwin ile ilişkili olarak göreceğim.

19. Yüzyılın evrim anlayışının ne kadar budalaca olduğunu görmek kolay. Bu anlayışa göre evrim, neticede insanı, —hatta neden dilimizi ısıralım, beyaz insanı— yapan, bu neticeye ulaşmak için işleyen bir süreçtir. Yani türler devasa bir piramit meydana getirirler. Öyle bir piramit ki, en tepesindeki o biricik nokta beyaz insanın yeridir. Evrim, daha aşağıdaki türleri eleye eleye insanı yapmıştır. Halbuki, evrimi kabul eden herkesin kolaylıkla bileceği gibi, evrim düşüncesine göre canlılık bir tek organizmadan başlamıştır. Yani türler devasa bir piramit meydana getirirler ama bu piramit tepesinin üzerinde, bir tek ilkel organizmanın üzerinde durur. Evim türleri rafine ederken onları eleyip eleyip insanı yapmış değil, aksine türleri çeşitlendire çeşitlendire yol almıştır. İnsan evrimin nihai hedefi olmak bir yana, tek başına mevcudiyetini asla sürdüremeyecek olan, evrimin ürettiği diğer türlere muhtaç olan türlerden bir türdür. Devasa bir ekosistemin bir parçasıdır.

Sadece tabanının üzerinde piramit anlayışıyla değil, yeri geldikçe değineceğim başka hususlarda da evrim düşüncesi 19. Yüzyılda kötüye kullanılmıştır. 19. Yüzyılın evrim anlayışı budalacadır. Dolayısıyla, asıl mesele, bu kadar budalaca olan bir anlayışın nasıl olup da bu kadar şartsız kabul gördüğünü, yaygınlaştığını anlamaktır. Bu da uzun bir mesai gerektirir. Mesela yollarımız bir defa daha Hümanistler ile kesişir. Çünkü bütün tabiatı insanın emrine veren onlardı. İnsanı tabiatı kontrol ederek onu tanzim edecek unsur olarak tarif eden, bütün çeşitliliğin kumanda merkezine insanı yerleştiren onlardı.

Ama sadece Hümanistler değil, mesela Newton da bu manada çok katkı yapmıştır. Yerlerin, onu işgal edecek şeyler mevcut olmadan da mevcut olduğu fikrini zihinlerimize kazıyan Newtoncu fizikti. Elbette bu fikrin izini —modernliğin yaslandığı birçok başka fikirle birlikte— taa Plato’ya kadar sürebiliriz. Yine de Newton’un ehemmiyetini ihmal edemeyiz, çünkü Newtoncu fizik, başka türlü düşünebilmenin bütün alternatiflerini devre dışı bırakmıştı. Kainattaki her şeyin bir yeri varsa, insan türünün de bir yeri vardı. Dolayısıyla, eğer evrim sürecinin neticesinde meydana geldiysek, sürecin neticede o yerin sahiplerini imal etmek üzere işlemesi gerektiği de açıktı.

Ve saire…

Evrim küçük küçük adımlarla yürür, evet. Ama bir hedefi yoktur. Varacağı bir liman yoktur. Yine de bütün rüzgarlardan faydalanır ve yol alır. Aslına bakacak olursanız, yapılabilir olan tek şey yol almaktır, bir limana varmak değil. Ve yine aslına bakacak olursanız, evrim sürecinin dışında, onun yelkenlerini dolduran bir rüzgar da yoktur. Rüzgarı da evrim yapar, yolu da evrim alır. Evrim küçük farkları, küçük küçük adımlarla büyüterek yol alır. Rüzgarı o küçücük farklılıklardır. Ve küçük farklılıkları büyütürken evrim, yeni küçük farklılıklar imal eder.

Evrim başarısız olanı eler, evet. Ama mükemmel olana doğru filan yol almaz. Zaten her daim mükemmel olanı yapar. Mükemmellik evrimin imal ettiği organizmalarda değil, durmaksızın yeni organizmalar üretebilme kabiliyetindedir. Ve ayrıca o muazzam çeşitliliğin karşılıklı bağımlılığının bütünlüğünde… Ayrıca başarısızlık da mutlak bir vasıf değildir. Bugün burada başarısız olan bir organizma, başka şartlar altında pekala başarılı olabilirdi.

Dolayısıyla Türkiye evrimleşerek İspanya filan olmaz. Karıcalar evrimleşerek arı olmayacağı gibi, Türkiye hiçbir şekilde İspanya olmaz. Türkiye ya başka bir Türkiye olur, ya da hiçbir şey olmaz. İsmet Paşa’ya İkinci Dünya Harbi sırasında, savaştan sonra ne olacağı sorulmuş, rivayete göre de “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de orada yerini alır.” demiş. Aslında her an yeni bir dünya kurulur ve o dünyada var olmayı hak eden her entite de orada yerini alır. Var olmayı hak etmek de, o dünyada kendisine bir yer açmakla olur. Yani alınacak bir yer yoktur, açılacak bir niş vardır.

Modern düşünce tarzı, 19. Yüzyılda, şehirleri, lisanları filan düzensiz bulmuştu. Ama muazzam çeşitliliği ve zenginliği ile ekosistemi düzensiz bulmaya cüret edememişti. Lakin modern düzen kavrayışı ile ekosistemi açıklamak da kabil değildi. Evrim piramidini alıp baş aşağı ettiler ve ekosistemin düzenini açıklayacak bir şema elde ettiler. Bu şema, bütün türleri bir merdivenin basamaklarına yerleştiriyordu. Aynı şema medeniyetlerin de sıralanabileceğini ima ettiği için, Avrupalıların çok hoşlarına gitti. Bu şemaya göre bütün medeniyetler, ya da mesela bütün şirketler, uzun, dar bir yolda sıraya girmişler, aynı yönde adım adım ilerlemektedirler. Evrim nasıl insanı yapmak için işlemişse, insanlık tarihi de Batılı, modern medeniyeti imal etmek üzere işlemiştir. Dolayısıyla da modern olmayan toplumların kaderleri bellidir: Ya Batılıların yaptıklarını yapıp Batılılaşacak, ya da Batılılar tarafından Batılılaştırılacaklardır.

Halbuki medeniyetler tarihi, tıpkı evrimin türler üzerinde yaptığı gibi, küçücük farkları büyüterek, sayısız kültürün ortaya çıkmasına yol açmıştır. İngiltere adasında bundan sadece 200 yıl önce onlarca lisan konuşuluyordu. İhtilalden önce bugünkü Fransa topraklarında da onlarca lisan konuşuluyordu. Eğer tepesi üzerinde duran bir piramidin düzenini kavramış ve buna hayranlık duyuyor iseniz, bütün bu lisanların mevcudiyetini de saygıdeğer bulursunuz. Yok, piramidi tepetaklak ederseniz, diğer hepsinden daha maharetli, hepsini imkanlarını içinde barındıran bir tek lisanın mevcut olduğu neticesine varır, İngiltere ve Fransa merkezi otoritelerinin yaptığını yapar, akla sığmaz zulümler işleyerek biri hariç bütün lisanları ortadan kaldırırsınız.

Lisan, tabiatı icabı, çoğalmaya meyyaldir. Öyle olmasaydı, insanlık tarihi boyunca sayısız lisan hayat hakkı bulmazdı. Lisanların çoğalması sebepsiz değildir. Ve herhangi bir lisan, diğerlerinden ne kadar gelişmiş olursa olsun, diğer birkaç lisanın bütün imkanlarını ihtiva ediyor olamaz. Nasıl insan bal yapamaz ya da arıların gördüğü spektrumu göremez ise… Dolayısıyla kaybolan her lisan, insanlığın toplam mal varlığında bir kayıptır. Ekosistemde türlerin bazıları kaybolur. İnsanlık tarihinde de bazı lisanlar kayboldu. Bundan böyle de kaybolacak. Mesele, tarihten silinen Keltçe ya da Galce’nin İngilizce tarafından ihtiva edildikleri inancındadır.

Bu inanç, Denizli’deki bir aile işletmesinin istikbali hakkında düşünülmesi ihtiyacını ortadan kaldırmaya payanda olur: Amerika’yı yeniden keşfetmeye lüzum yok. Başarılı olmanın reçetesi bellidir. Ne yapılması lazım geldiği bellidir. Merdivenin bir sonraki basamağına tırmanmak, Coca Cola’nın yaptığını yapıp Coca Cola gibi olmak lazımdır.

Bütün bu reçetelere şeksiz şüphesiz iman etmiş olanların imanlarına itirazım yok. Bu reçetelerin kimsenin hayatta kalmasını sağlamayacağına eminim, ama yine de itirazım yok. Ama bu imanın arkasına evrim düşüncesi kondu muydu, yani Türkiye için hiç şüphesiz ülkeyi batağa batırmış olan ve bundan sonra da daha da batıracak olan reçeteler bir de evrim düşüncesinin terimleriyle dayatıldı mıydı, katlanmak zor oluyor. Bugün evrimden söz edip duranların kahir ekseriyetinin önümüze sürdüğü reçetelerin hemen hepsi, evrim düşüncesinin toptan reddidir. Tepetaklak edilmiş, manasız bir evrim reçetesidir.

Evrimden alınacak çok ders var. En birincisi bence şu: Her biri kendi iradesiyle kendi adımını atan sayısız dansçı, ortada bir koreografi olmadığı halde, ekosistem gibi olağanüstü bir düzenliliği imal edebilir. Düzen koreografın ya da koreografinin eseri olmak zorunda değildir. Daha gündelik bir dille söyleyecek olursak, “her kafadan bir ses çıktığında” da dinlemeye değer bir melodi imal edilir. Çünkü ses sahiplerinin hiçbiri, diğer ses sahiplerini yok sayamazlar. Yok sayanlar tedavülden kalkar.

Sözün özü, evrim, işe başlamadan önce ne yapacağını tasarlamış, sonra da onu adım adım gerçekleştirmiş bir süreç değildir. Şimdi sıkı durun, mühendis taifesine evrimden söz etmekten muradım, “evrim de işte böyle bir şeydir” deyu malumatfuruşluk taslamak, genel kültürlerine katkıda bulunmak değil. Evrim hayata dair olan her şeyde ve her yerde işler (hatta sadece hayata dair olan alanlarda da değil, ileride değineceğim). Dolayısıyla önceden bir tasarı yapıp, sonra da onu gerçekleştirmek kastıyla uygun dişlileri, milleri bulup bir araya getirmekler matah işler değildir. Kayda değer her düzenin ancak böyle gerçekleştirileceğini zannetmek, modern bir illüzyondur. Faturası da, yaşadık ve görenler gördü ki, çok ağırdır.
Cemalettin N. TAŞCI

Additional comments powered by BackType