CNT'den

Dört Yanımız Düşman

Posted in: CNT'den by Güven Borça on 29 Nisan 2010


Size bir düşünce deneyi teklif ediyorum.
Yoğun temponuzun içinde okuyup geçecek olursanız, söylemek istediklerimi size sahiden söylemiş olabilir miyim şüpheliyim. Ama şöyle gözlerinizi kapayıp arkanıza yaslanırsanız, zannediyorum ki, bu deneyden, benim aklıma gelenlerden çok daha fazla neticeler çıkarmanız da mümkün olacak.
Düşünün ki, Fransız Olympic Lyon takımının orta sahasının solunda oynayan Arman Kazancıyan, şu anda, bu hafta yapacağı Şampiyonlar Ligi maçı için idmanlar yapıyor. Şu bizim Arman. Hani Fenerbahçe’nin altyapısından yetişmiş ve geçen sezon başında Lyon’a tam 8 milyon Avro’ya transfer olduğunda yer yerinden oynamış olan Arman.
Arman’ın Fenerbahçe altyapısına nasıl geldiğini de hatırlamıyor olabilirsiniz. Yıllar önce yine Fenerbahçe’nin altyapısından yetişmiş, sonra Fenerbahçe ile birlikte bir Şampiyonlar Ligi maçında oynamış ilk Ermeni sporcu olan Agvan keşfetmişti Arman’ı ve Fenerbahçe’ye tavsiye etmişti. Ermenistan Sovyetler Birliği’nden ayrılıp ayrı bir Ermenistan milli takımı kurulduğunda, Agvan o takımın ilk santraforuydu. Ermenistan’da bir idoldür yani kendisi. Bir dönem Fenerbahçe’de yardımcı antrenörlük yaptıktan sonra Ermenistan’a döndü. Şimdi Ermenistan Milli Takımını çalıştırıyor.
Futbolu takip etmeyenler aldanabilir. Futbolu takip edenler biliyor ki Arman diye bir futbolcu da yok, Agvan diye de… Şüphesiz bu senaryoyu gerçekleştirebilecek Armanlar, Agvanlar şu anda Ermenistan’da yaşıyorlar. Akranları ile birlikte, kendi istikballerine dair hiçbir şey yapamadan, Erivan’ın kenar mahallelerinin kahvehanelerinde tavla oynuyorlardır galip ihtimal. Bir bölümü son yıllarda İstanbul’a geldi. Muhtemelen getir götür işleriyle iştigal etmekteler.
Şu anda Türkiye liglerinde kırka yakın Ermeni, yirmiden fazla Arnavut, yirmi kadar Makedon, bir o kadar Azeri, Suriyeli, Gürcü, Moldov top oynuyor olduğunu hayal edin. Amerikalılar Irak’a, İsrail Lübnan’a girdiğinde, Türk kulüplerinin bu ülkelerdeki genç yıldız adaylarını birer birer toplayıp getirmeleri yüzünden Iraklı ve Lübnanlı futbolcu sayısında son yıllarda ciddi bir artış meydana gelmiş olabilirdi. Daha önce Şampiyonlar Liginde ilk defa oynama fırsatını bulmuş olan ilk Azeri, ilk Suriyeli, ilk Lübnanlı, ilk Arnavut da hep Fenerbahçe, Galatasaray veya Beşiktaş formalarıyla bu başarıyı sergilemiş olabilirlerdi. Daha iyisi, Gençlerbirliği, Gaziantepspor, Altay gibi takımları Şampiyonlar ligine taşımış olmaları olurdu şüphesiz. Lübnanlı Patrick Salame Galatasaray formasıyla Şampiyonlar Liginde çeyrek final oynasaydı, tahmin etmek zor değil, bütün Lübnan sokakları boşalırdı. Bütün Lübnanlılar televizyonların başında, Galatasaray’ı gönülden desteklerdi. Sezon sonunda Patrick Galatasaray’dan Manchester United’a 9 milyon pounda transfer olduğunda, Lübnanlılar ile Galatasaray arasındaki duygusal bağ da bir anda kesilmezdi elbette.
Teferruatına girmek istemiyorum. Hayal etmenizi talep ettiğim şeyi tarif edebildim zannediyorum. Futbolun fazla abartıldığını düşünenlere de meseleyi sadece futbolla sınırlı tutmamalarını tavsiye ediyorum. Basketboldan atletizme bütün branşlarda yüzlerce sporcunun Türkiye üzerinden Avrupa’ya gittiğini hayal edebiliriz. Dahası, şu anda Paris’te mankenlik yapan Ermeni güzelinin de İzmir’de yetiştiğini, kendi ülkesinde ressamlık yapamayan Suriyeli Necad’ın İstanbul’da yaşadığını, günümüzün en büyük Arnavut bilim adamı antropolog Shaban (Şaban) Krasnik’in Ankara Üniversitesi’nde ders verdiğini, Azerilerin yeni nesildeki en parlak hikayecilerinden Nusrat Veliev’in Bursa’da bir evi olduğunu ve kışı orada geçirdiğini filan da hayal edebiliriz. (Söylemek gerekmeyebilir, ama belirteyim: Bu isimler hep uydurma. Hiçbiri olabileceği şeyi olamadılar ve şimdilerde alakasız işlerle hayatlarını kazanmaya çalışıyorlar.)
Eğer böyle bir Türkiye’de yaşıyor olsaydık, belki bugün bir Nobel`imiz olmayacaktı, ama bugün yaşadığımız sıkıntıların çok büyük bir bölümü de mevcut olmayacaktı. ABD’de, Fransa’da, Ermeni diasporasında birileri, şüphesiz yine de Ermeni soykırımını dünyaya kabul ettirebilmek için muazzam bir çaba harcıyor olacaktı. Olympic Lyon’un taraftarlarının büyük bölümü, hiç şüphe yok ki, Arman’ın Türkiye’den gelmiş olduğunu, üstelik de bir Ermeni olduğunu biliyor olacaktı. Bazı Ermenilerin propagandası, bazı Lyon taraftarlarının “bu Türkler Ermenilere sahiden zulmetmişler ki Arman Türkiye’den Fransa’ya gelmeyi tercih etti” gibi denklemler kurmalarına yardımcı da olacaktı. Ama Arman, hani Türkiye’de 12 yıl geçirmiş olan Arman, hani jübilesini yaptıktan sonra da Türkiye’de çalışma ihtimali olan Arman, hani Moda’da bir evi olan Arman, hani yeğenlerinden birinin Altay’a transferi için aracılık yapıyor olan Arman, hiç şüphesiz, mikrofonlar kendisine uzatıldığında çok daha serinkanlı laflar edecekti. Bir defa, diasporada değil ama Ermenistan’da yaşayan ve hayal ettiği istikbali kurabilmek için kendisini Türkiye köprüsüne muhtaç hisseden yüz binlerce genç Ermeni, hani Arman’ın posterlerini duvarlarına yapıştıran, Arman Ermenistan’a her gittiğinde imzasını almak için birbirini ezen o gençler, Arman’ın Türkiye’yi incitecek şeyler söylemesini hiç mi hiç istemeyecekti.
Eğer böyle bir Türkiye’de yaşıyor olsaydık, demek ki, elbette Ermeni iddiaları buharlaşıp uçmayacaktı. Belki Fransız Parlamentosuna ulaşan yolu da bulacaktı. Hatta Arman da belki —kameralar önünde dikkatli laflar etse de— bahse konu olan propaganda için gizlice maddi destek sağlayacak, kazandığı milyonlarca Avro’nun küçük bir bölümünü bu amaçla harcayacaktı. Üstelik, cephenin bu yanında da işler süt liman olmayacaktı. Şimdi, yani böyle bir Türkiye’den çok uzak olduğumuz ve bu uzaklığın faturasını da ağır bir biçimde ödüyor olduğumuz bugünlerde, böyle bir hayali gündeme taşıyan beni vatan haini olarak etiketleyen, “ne Arabın yüzü, ne Şam’ın şekeri” hissiyatıyla “Ermeni futbolcular Türkiye’de oynamasın, gerekirse Fransa’nın saçmalıklarına göğüs gereriz” diye düşünenler olduğu gibi, eğer bu hayal gerçek olsaydı da Türkiye’nin birçok insanı Ermeni, Suriyeli, Arnavut futbolcuların Türk gençlerinin haklarını ve yerlerini gasp ettiğini öne sürecek, ciddi bir direnç sergileyecekti.
Eğer böyle bir Türkiye’de yaşıyor olsaydık, demek ki, her şey pürüzsüz olmayacaktı. Üstelik meselemin sadece futbol olmadığı gibi sadece Ermeni iddiaları da olmadığını aklımızda tutacak olursak, geniş —ve şu anda yeryüzündeki silah stokunun büyük bir bölümüne ev sahipliği yapıyor olan— bir coğrafyada Türkiye’nin böyle bir rol oynamasını içlerine sindiremeyenlerin ne tür tezgahlar çevirebileceklerini de hayal edebiliriz. Demek ki pürüzsüz —ve pürüzsüz olduğuna göre, demek ki imkansız ve dolayısıyla manasız— bir dünya hayalini empoze ediyor filan değilim. Bütün derdim, neden dile getirmeye çalıştığım türden bir Türkiye’de değil de, şimdiki gibi bir Türkiye’de yaşıyor olduğumuz üzerinde kafa yormak.
Neden Türkiye’de Ermeni, Arnavut, Lübnanlı futbolcular, genç futbol yıldız adayları boy gösteremedi? Bulgar, Romen, Boşnak yıldız adaylarının Türkiye’ye neden gelmemiş olduğunu anlamak zor değil. Onlar daha makbul bir futbol düzenine sahip idiler. Gerçi, özellikle son 20 yılın büyük bölümünde Türkiye’nin futbol pastası, hatta Ukrayna ve Rusya dahil, belki Yunanistan hariç bütün civar ülkelerin futbol pastasından daha gösterişli oldu. Ve bu dönemde mesela Baliç gibi yıldız adayları Türkiye üzerinden Real Madrid’e gidebildiler. Afrika’nın ücralarından birkaç futbolcu da İtalya, İspanya ve İngiltere’nin büyük kulüplerine giden yolu Türkiye üzerinden açtılar. Beşiktaş bir Norveçliyi bile Manchester United’a kazandırdı. Gürcü Şota Ajax’a gitmeden önce Trabzonspor’da pişti. Ama benim sorduğum soru yerinde duruyor. Çevre ülkelerin genç yıldız adayları için neden uygun bir kuluçka ortamı sağlayamadık?
Bugün futbol bir endüstri. Dolayısıyla da endüstri olmanın şartları hakim denebilir. Yani Ermenistan’ın genç yıldız adaylarını keşfedecek ve ona uygun altyapı eğitimini verecek bir düzenin önce Ermenistan’da kurulmuş olması gerekir diye düşünülebilir. Ama Burkina-Faso’dan, Trinidad-Tobago’dan, tek tük de olsa dünya yıldızı çıkıyor olduğu bir ortamda, bu akıl yürütme çok da geçerli görünmüyor bana. Kaldı ki futbolun bu kadar endüstrileşmediği, daha nahif üretim ilişkilerinin hakim olduğu dönemlerde bu işleri yapıyor olmalıydık. Sonra zaten çok geç kalmıştık. Dolayısıyla soru, mesela 1950’lerde, 60’larda bu işleri neden yapamadığımız.
Türkiye’nin sosyal dokusunun ırkçı olduğu, civar ülkelerin insanları için uygun bir iklim sağlamadığı iddia edilebilir. Ama kocaman bir yalan olur. Lefter Türkiye’nin en büyük idollerinden biriydi. Niko Kovi, milliyetçiliğin tavan yaptığı, sokakların kan gölüne döndüğü dönemlerde Türkiye’nin büyük kulüplerinden birinde yıllarca futbol oynamasının yanısıra milli takımın defansında da görev yaptı ve bir tek sızıntı bile çıkmadı. Evet, Lefter de, Niko da Türk vatandaşı idiler. Ama yığınların kafa kağıdında yazan ibareyi çok önemsediklerini hiç zannetmiyorum. Niko’nun Beşiktaş’ta oynadığı yıllarda, eğer Fenerbahçe’de Ermenistanlı bir Ermeni futbolcu oynasaydı da çok şey değişmeyecekti.
Kaldı ki, bu düşünce deneyini mümkün kılan da zaten, bu ülkede birçok azınlığın yaşıyor olması. Normal şartlarda İstanbullu bir Ermeni, pekala, Ermenistan’da futbol oynayan ama Ermenistan liginin yetersizliği yüzünden parlama şansını yakalayamayacak olan bir yıldız adayının İstanbul’a gelmesi için aracılık yapabilirdi. Türkiye liginin şartlarına yakın olan Yunanistan ya da daha iyi şartlardaki Yugoslavya için mevcut olmayan bir imkandı Türkiye’deki Ermeni azınlık.
Bu düşünce deneyinin üzerinden devam edeceğim. Şimdilik şu tespitle noktayı koyayım: Bir şeyler yapmamız lazımdı ve yapmadık. Yapmadığımız şeylerin neticesinde, mesela Türkiye liginde bir çok Ermeni, Suriyeli, Arnavut yıldız adayı sahne alamadı. Türk futbolu zengin bir havuzu kullanamadı ve dolayısıyla potansiyelini realize edemedi. Ama daha mühimi, bu yoldan elde edilebilecek olan çok daha büyük kazançlardan olduk. Yani futbolumuzun çıtasının birkaç çentik yukarıda olması şansını kaçırdık. Futbol kulüplerimizin Avrupa’ya büyük meblağlarla ihracat yapıp, bugünkünden çok daha güçlü ekonomilere sahip olması fırsatını kaçırdık. Ama hepsinden daha önemlisi, burada yetişmiş, burayla gönül bağı olan markalaşmış isimlere sahip olma şansını değerlendiremedik.
Biz, bu coğrafyanın büyük abilerinden biri, küçük kardeşlerimizle itiştik durduk. Ve şimdi “etrafımız düşmanla çevrili” demekteyiz.

Cemalettin N. TAŞCI

Additional comments powered by BackType