CNT’den

İktisat Nedir?

Bu iktisat mevzuu çok tuhaf bir mevzu.

Biri başlıyor faizlerden, diyelim işsizlik oranlarını, büyümeyi ve saireyi güzel güzel bağlıyor. Oya gibi işliyor yani. Bütün desenler birbirine bağlı, hiçbiri diğer hepsinin önüne geçmiyor filan. Tam “tamam işte” diyecek oluyorsun, mesela “piyasadaki para miktarı”nın “dışsal” bir faktör olması gerektiği, hatta “sabit” bir tabana yaslanması gerektiği gibi bir iddia, en azından ima ile karşılaşıyorsun. Sonra aynı desenler, “bu dışsal ve sabit parametrenin deforme edilmesinin yol açtığı hasar”ı açıklamak (!) kastıyla birer birer çözülüyor.

Öteki başlıyor, diyelim güven, para miktarı, paranın katmanlar arasındaki difuzyonu ve saire derken, aslında aynı oyayı başka bir yerden başlayıp işliyor. Küt diye “haksız kazanç” dediği bir kayaya tosluyor. Öyle bir anlatıyor ki, sanki, kimin ne kadar kazanmasının hak olduğu, dışarılarda bir yerlerde, bir tür ayet gibi yazılmış. Sanki haksız bulduğu o kazanç birbirine ilmek ilmek bağladığı onca değişkenin bağlantılarından filan zuhur etmiyor da, herif “güzel güzel işleyen sistem”in işleyişine muhalif birşeyler yapıp da o kazancı elde etmiş.

Daha önce defaatle “iktisattan anlamam” dedim. Hala da aynı kanaatteyim. Ama son zamanlarda, çeşitli ortamlarda, iktisat hakkında sıklıkla fikir beyan etmek zorunda kaldım. Bir vakitler benzer bir sıkıntıyı siyaset konusunda çekmiştim. Siyasetten anlamam ve bunu her söylediğimde, zaman zaman “siyasi danışmanlık” yapan bir insanın böyle söylemesi tuhaf karşılanırdı. Neticede “siyasetin soyolojisinden anlarım, iyi anlarım” diye tamamlayarak, hasarı kısmen gidermeyi öğrenmiştim. devamı için tıklayınız >>

Kriz ve “Yerli Kullan” Kampanyası

Dünyada yaşanmakta olan krizin kaynağı olarak ABD’deki finans sisteminin suistimal edilişi gösteriliyor. Hiç şüphesiz krizin “görünür” sebebi, finans sistemindeki regülasyon eksikliğinin yok açtığı suistimal imkanlarıdır. Ancak bu açıklamanın gözardı ettiği en önemli husus şudur: Eğer ABD finans sistemi çeşitli yollarla yarattığı kredileri yaratmamış olsaydı, başta ABD ve dolayısıyla da dünya, çok daha erken bir tarihte bir “talep krizi” ile karşılaşacaktı. ABD’de ve dünyada çarkların dönmesini sağlayan talebi canlı tutan en temel enstrüman, ABD’de yaratılan ve riskli olduğu zaten hissedilen kaynaklardı.
Krizin dünyaya öğretmesi gereken en temel ders, arzın talebi aşırı aşmış olduğudur. Bütün iktisadi değişkenler gibi, arz ve talep arasındaki dengesizlik de, elbette nispidir. Diğer bir deyişle arzın talebi aşırı aşması, arzın talepten daha yüksek bir vitesle artmasından kaynaklanmıştır. Temel imalat faktörleri arasında önemli bir yer tutan sermaye ve teknolojinin olağanüstü bir hızla artması, arzı körüklerken, emeğin izafi hissesinin gerilemesi talep artışının daha düşük bir hızda seyretmesine yol açmıştır. Çünkü temelde bölüşüm emeğe endekslenmiştir ve imalatta emeğe duyulan ihtiyaç azaldıkça, emeğin eline geçen mali imkanlar izafi olarak gerilemiştir. Bu da talebin artış hızının daha düşük olmasına yol açmıştır.
Dünyanın daha önce ve daha küçük ölçekli krizlere bile “iktisadi milliyetçi” şeklinde adlandırılabilecek reaksiyonlar gösterdiği bilinmektedir. Küreselleşme konusunda yapılan onca olumlu propagandaya rağmen, talebin nispi daralmasının faturası ağırlaştıkça milli sınırların iktisadi sınırlar olarak da önemli olduğuna yapılan vurgu artmaktadır. Bu tür vurguların amacı açıktır: Nispi olarak daralan, daraldığı için de kıymeti artan talebin ihraç edilmesinin önüne geçmek. devamı için tıklayınız >>

Dört Yanımız Düşman

Size bir düşünce deneyi teklif ediyorum.
Yoğun temponuzun içinde okuyup geçecek olursanız, söylemek istediklerimi size sahiden söylemiş olabilir miyim şüpheliyim. Ama şöyle gözlerinizi kapayıp arkanıza yaslanırsanız, zannediyorum ki, bu deneyden, benim aklıma gelenlerden çok daha fazla neticeler çıkarmanız da mümkün olacak.
Düşünün ki, Fransız Olympic Lyon takımının orta sahasının solunda oynayan Arman Kazancıyan, şu anda, bu hafta yapacağı Şampiyonlar Ligi maçı için idmanlar yapıyor. Şu bizim Arman. Hani Fenerbahçe’nin altyapısından yetişmiş ve geçen sezon başında Lyon’a tam 8 milyon Avro’ya transfer olduğunda yer yerinden oynamış olan Arman. devamı için tıklayınız >>

Cevap İstiflemek

Geçen akşam bir İngiliz televizyoncu, aramızda oturan Tahir hoca ile bir şeyler konuşuyordu. Masa kalabalıktı, benim ilgim başka yerlere yönelikti. Meselenin İslam dünyasına dair bir şey olduğunu, hoca bana gönderme yapınca fark ettim. Tam o sırada İngiliz televizyoncu, işitmediğim sorusuyla ilişkili olarak ‘Aptalca bir soru olabilir’ diye tereddüt belirtince, Tahir hoca, ‘Hiçbir soru aptalca değildir’ dedi ve muzipçe ekledi: ‘Ama cevap aptalca olabilir.’ devamı için tıklayınız >>

Evrimi Nasıl Bilirsiniz?

Daha önceki bültenlerde yazdıklarım gibi bundan sonra yazacaklarım da, neredeyse tamamıyla evrim düşüncesinden mülhemdir. Evrim düşüncesini, insanoğlunun bilme iradesinin bugüne kadar inşa ettiği en nadide eser olarak görürüm. Ama hangi evrim düşüncesini? Nasıl bir evrimden söz ediyorum?

Sahi siz evrimi nasıl bir şey olarak bilirsiniz?

Mesela hedefe küçük küçük adımlarla, kararlılıkla ve inatla yürüyen bir şey midir evrim? İşe yaramayan, vadesi dolmuş olanları eleyerek, mükemmel olana doğru yol alan bir süreç midir? Mesela Türkiye ya evrimleşecek ve önce İspanya, sonra —ne bileyim mesela— İngiltere filan olup evrim merdiveninin basamaklarını —kendisinden önce başkalarının tırmandığı basamakları— birer birer çıkacak yahut elenip gidecek midir? Mesela Denizli’de küçük bir aile işletmesi tekstil alanına yatırım yapmış ve evrimleşmiş midir? Şimdi aile işletmesi olmaktan çıkıp profesyonel yönetime geçerek evrimine devam ederse mükemmelleşecek, aksi halde küme mi düşecektir? İnsan, evrimin bir delili olarak, diğer bütün türlerin en rafine edilmiş olanı mıdır? devamı için tıklayınız >>

Marka ve Gelecek

Ben, kendi hesabıma, markasız bir gelecek hayal edemiyorum. Hayal gücümün yetersizliğinden de kaynaklanıyor olabilir.

BJK, FB, GS gibi markalar olacak. CHP gibi markalar da…

En iyi bildiğim sektörden, eğitimden gideyim. ODTÜ, Harvard filan gibi markalar olacak. Bu markalar kaybolsalar da, onların yerini alacak başka markalar olacak. Güven’in “aynı kalitede üretilip aynı zeka ile pazarlandığında” deyişinde de, “markaların rasyonel bir tabana oturmadığı”
varsayımında da, beni huzursuz eden bir şeyler var. Onları da kestirmeden söyleme kabiliyetim yok. Aşağıdaki bir beyin jimnastiğidir. Kendi kendime, meselenin etrafında bir akıl yürütme çabasıdır. İlgilenenler olabileceği varsayımıyla ListEM’e yolluyorum. İlgilenmeyenler lütfen beni lüzumsuz polemiklere mecbur etmesinler.

Eğitimin kalitesi, “dışarıda” belirlenen bir değişken değildir. Yani bir yerlerde kaliteli bir eğitimi üretmenin prosedürleri belirlenmiş, bir “checklist” oluşturulmuş, herkes onu gerçekleştirmeye çalışıyor, bu hususta en çok mesafeyi Harvard kaydetmiş filan değil. ODTÜ EM’nin Kocaeli EM’den daha başarılı olması, Kocaeli’de uyulamayan bir takım standartlara ODTÜ’de uyulabiliyor olmasından kaynaklanmıyor. Ama ODTÜ, Kocaeli’den daha “makbul”.
Bu anlamda bakarsak, ODTÜ’nün daha makbul olması rasyonel olmayan bazı faktörler yüzündenmiş gibi görünebilir. devamı için tıklayınız >>

Yer

Türkiye milli futbol takımı cezası sebebiyle Malta maçını Almanya’da ve seyircisiz oynadı. Toroğlu maç yorumunda bir teferruatı dikkatlerimize taşıdı: 15 kadar emniyet görevlisi, boş tribünlerin önünde, mevcut olmayan seyircinin olay çıkarma ihtimaline karşı, yüzleri tribünlere dönük olarak, 90 dakika boyunca, vazifelerini bir an bile aksatmadan durmuşlardı. Bu disiplin Toroğlu’nun çok hoşuna gitmiş görünüyordu.

Toroğlu, bilen bilir, Gerets orta sahanın ortasındaki genç Mehmet’i oyundan alıp yerine bir forvet sokmak istediğinde Sabri’yi defansın sağına çekip, maça defansın sağında başlayan Cihan’ı Mehmet’in yerine kaydırınca da küplere biner. Ne bu tür tahlillerde ve ne de kodu mu oturtacak Genelkurmay Başkanlarına hasret duymada Toroğlu’nun yalnız olmadığını çok iyi biliyorum. Biliyorum ki neden Almanya kadar başarılı olmadığımız üzerinde fikir jimnastiği yapmaya kalkan herhangi birine, Almanya’da boş tribünlere karşı birer heykel gibi vazife sürelerini tamamlayan emniyet görevlilerinin disiplininin işaret edilmesi kafi bulunur. Fazla söze ne hacet? İş ne olursa olsun, o işi üstlenmiş olan ekibin aksayan bir üyesi çıkarılınca, “takımın üstüyle başıyla fazla oynamadan”, onun ikamesi olanın boşalan yere yerleştirilmesi gerektiği hususunda da hemen herkes hemfikirdir. Bizlerin, yani bu tür dişli değişimlerini pek beceremeyenlerin, yani işe göre adam değil adama göre iş uydurma telaşında olanların iki yakası elbette bir araya gelmeyecektir. devamı için tıklayınız >>

Additional comments powered by BackType